Sen X Ülkesinde Yaşıyorsun, Türkiye’de Olan Bitenden Sana Ne, Sen Ne Anlarsın?

Bu başlıkta sorulan sorunun daha “yüklü” (bkz: Loaded Question Fallacy) versiyonu şöyledir: “Senin tuzun kuru tabii, başka ülkeden atıp tutuyorsun, sana giren çıkan yok.”

Bunu algı ve gerçek olma seviyesinden şüphe ettiğin zatlar aralıklarla bana söylüyorlar. Büyük bir kısmı şaka ya da imrenmeyle karışık şaka yollu söylese de (ve onlarla tabii ki bir derdim yok), bazılarının gerçekten bunu argüman (?) olarak ileri sürdüğünü gördüm. Yani buna “argüman” demek tabii ki imkansız; daha ziyade genellikle siyasi olan analizlerde argüman üretememek neticesinde kişinin bulunduğu ülkeden yola çıkarak bir çeşit Argumentatum ad Hominem (Kişiliğe Saldırma Safsatası) yapmasından ibaret. Hani tipik “X argümanın hatalıdır, ama hatasını gösterecek argüman üretmekten acizim; dolayısıyla seni Y olmakla suçlayacağım!” ya da “Sen şişkosun, ne anlarsın bilimden!” demek yerine, “X argümanın hatalıdır; ancak buna karşı argüman üretmekten acizim, dolayısıyla senin Türkiye harici bir Y ülkesinde yaşıyor olmanı argüman olarak ileri süreceğim.” demekten ibaret olan bir safsatadır.

Bu kişileri ve safsatalarını 1001 farklı yöntemle atomize etmek, lime lime parçalamak mümkün. Ancak en önemli 3’ü üzerinden yanıtlamak istiyorum:

1) Coğrafi lokasyonların artık gerçekten önemli olduğuna inanacak kadar aptal mısın? Siyasetle, ekonomiyle, vb. alanlarla ilgili her haber, internet dediğimiz teknoloji sayesinde sana ne kadar hızlı geliyorsa, bana da aynı hızla geliyor (evet, arada okyanus altı kabloları nedeniyle birkaç on veya yüz milisaniye gecikme oluyor ama, emin ol onu idare edebiliriz). Senin aklına hayaline gelebilecek her kaynağa, hatta muhtemelen çok daha fazlasına benim burada erişimim var (özellikle üniversitelerin akademik bağlantıları ve makale dergisi kaynakları sayesinde). Ve bu argümanı karşıma çıkıp da bana karşı ileri sürebilecek bir insan olduğuna göre, ezici miktarda yüksek bir ihtimalle şahsi hayat görüşüm seninkinden çok daha engin, tutarlı, oturaklı ve sağlam temelli. Hatasız demiyorum; ancak muhtemelen seninkinden daha az hatalar barındırıyor. Varsın X olayı senin yaşadığın ülkede, şehirde ve hatta mahallede yaşanmış olsun… Hasbelkader o olayın içerisinde bulunduğun durumlar haricinde, eğer ki 100 kişilik bir köyde falan yaşamıyorsan ve 2010-2014 Dünya Bankası istatistiklerinin söylediği üzere popülasyonun %73’ü gibi şehirlerde yaşıyorsan muhtemelen seninle aynı hızda, hatta çoğu zaman internette daha aktif olmamdan ötürü senden kat kat hızlı o haberleri alıyorum, analiz ediyorum, yanal diğer haberlerle kıyaslıyorum ve yorumluyorum. Dolayısıyla 21. yüzyılda gerçekten coğrafi analizi bir bariyer olarak koymak, örneğin Bernard Lewis’in ya da Andrew Mango’nun Türk olmaması ve Türkiye’de yaşamaması nedeniyle Türkiye veya Atatürk tarihi ile ilgili hatalı olduklarını iddia etmek kadar embesilce. Bilesin.

2) İlk nokta daha ziyade coğrafi lokasyonu bariyer olarak kullanmakla ilgiliydi. Şimdiki ise, yaşam alanı ve zaman ile ilgili… Şu anda Türkiye’de yaşamıyor olmam, bundan sadece birkaç sene sonra Türkiye’ye dönmek zorunda kalabileceğim gerçeğini değiştirmiyor. Çocuklarımın, torunlarımın Türkiye’de yaşamayacağını garanti etmiyor, şu anda ABD’de doktora yapıyor olmam. Evet, amacım ebediyen burada kalmak. Ama bunun bir garantisi yok. Garantisi olsaydı bile, Türkiye ile ilgilenmeye devam ederdim. Bu da bizi 3. ve en önemli maddemize götürüyor:

3) Sana ne la? İster gider Mozambik’in ekonomik durumuyla ilgilenirim, ister Türkiye’nin embesilleriyle. Sana mı soracağım? Tuzun kuru olması, siyasi analizi daha eksik, daha geçersiz, daha hatalı yapmıyor. Ama bunu antitez olarak ileri sürmek seni ziyadesiyle angut kılıyor. Aş artık bunu.

Türkiye’nin daha iyi günler görmesini muhtemelen senden veya ondan çok daha fazla isterim. Bunu bilin. Ancak benim metotlarım farklı. Ben, kendi beceri ve ilgi alanımın bir ürünü olan Evrim Ağacı aracılığıyla Türkiye insanını aydınlatmak için aktif bir çabayı zaten koyuyorum. Türkiye’de olduğum zamanlarda defalarca seminerler verdik, hatta Mamak gibi yerlerde bile evrim semineri vermekten ve Başbakanlık tarafından uyarılmaktan, toplantılarımıza “Bakanlıktan geliyoruz.” diyerek gelen MİT çalışanlarıyla uğraşmaktan çekinmedik. Kitaplar bastık, yazılar yazdık, kimseyi sinirlendirmeden bilgiyi aktarmaya çalıştık. Yine olsa yine yaparım. Yapıyorum da… Sen bugüne kadar Türkiye’ için, kendi çapında da olsa ne yaptın? Bunu sor kendine… Hava atmak, şov yapmak için değil… Eleştirinin tutarlı ve yerinde olması için. Hah, yöntemim farklı demiştim… Evrim Ağacı yöntemim değil tabii, ürünüm. Yöntemim ne? Ben öyle Türkiye’yi, Türk insanını, Türk’ü falan övmem. Ben de Türk’üm, öyle yaftalanıyorum, bu sıfatı anlamlandıramasam da… Ancak geri kalmış bir toplumu geliştirmenin yolunun onu övmek, boş yere yüceltmek değil, kışkırtmak, yermek ama daha başarılı olması için teşvik etmek olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle sert sözlerle iğneyi de, çuvaldızı da kendimize batırıyorum. Senin yapamadığını yapmaya çalışıyorum. Bu özentilik falan değil, gerzeklik etme… Bu bir yöntem ve işe de yarıyor. Ben ABD’ye geldiğimde, burada yaşamak istediğimi zaten biliyordum, bu 5. mi, 6. mı ne gelişim. Ancak aklımda olan daha çarpıcı şey, “Türkiye insanı da buradakiler gibi yaşamayı hak ediyor!” idi. “Biz de yapabiliriz!” idi… Bunun yolu da kendimizi pohpohlamak ya da övmek değil. Kendimizi kızdırmak, öfkelendirmek, motive etmek ve tüm bunları doğru bir şekilde, amaca kanalize edebilmek.

Dolayısıyla Türkiye dışında yaşamam, bir süre sonra orada yaşamayacağım (ya da buna mecbur kalmayacağım) anlamına gelmiyor. Bu nedenle Türkiye’nin geleceği seni ilgilendirdiği kadar, hatta muhtemelen sen boş laflar edip hiçbir işe yaramazken ben bir şeyleri değiştirmeye uğraşacağım için seni ilgilendirdiğinden kat kat fazla beni ilgilendiriyor.

Bu nedenle Türkiye’yi eleştirmek, gidişatına en azından elimden geldiğince, sosyal medya aracılığıyla, fikir alışverişiyle yön vermek şu anda yapabileceğim en iyi ve en faydalı şey. Ben de bunu yapıyorum. Ben bir realistim. “Bırak gel o zaman, burada mücadele et.” demen bir işe yaramaz. Bu realist bir çözüm değil. Bir insanın kendisi pişmeden, başkalarını pişiremez. Ve yurtdışında yaşamak, büyük resmi görebilmek, “outsider” (dışarıdan olan) biri gibi bakabilmek, pişmenin en önemli adımları. Kişinin yurtdışında kendisini eğitmesi kadar kıymetli bir şey olamaz! İmkanı olan herkese önemle tavsiye ederim. Bazı yorumlarımı anlamıyor olman, onların hatalı olduğunu değil, muhtemelen farklı frekanslardan konuştuğumuzu gösteriyor (tabii ki içlerinde hata da olabilir, o ayrı; zaten hatalı ise, bunu gösterebilecek kadar güçlü argümanlar üretebilirsin/üretebilmelisin).

Sonuç olarak, bir dahaki sefere aktif olarak siyasi analizlerde bulunan; bundan kat kat fazla aktif olarak, farklı kaynaklardan okumalar yapan, bunlardan edindiği bilgileri derleyen ve etrafına bir miktar katkı koymaya çalışan insanları Ekşi Sözlük’ten, İnci Sözlük’ten, sağdan soldan bulduğun ergence sıfatlar ve daha önemlisi geçici olabilecek şekilde farklı coğrafyalarda yaşaması üzerinden eleştirirken 3-5 defa değil, 10 defa düşün derim. O eleştiriyi yapabilecek had ve konumda mısın, bir üzerinden geç. Hala kendini haklı buluyorsan da, eleştirmekten lütfen çekinme.

Elbet cevabını alacaksındır. 🙂

Bu çok kıl olmaya başladığım bir konuydu, aradan çıkarmak istedim. Bir daha böyle saçma argümanlar duyduğumda, direkt bu linki atıp geçeceğim. Üzerinde düşünmeyi kişiye bırakıyorum.

Not: Benim ABD’de yaşama isteğim, Türkiye’den kaçma merakımdan ziyade ABD’ye duyduğum yakınlıkla ilgili bir şey. Türkiye’ye dönüp aktif olarak bir şeyler yapmayı çok istediğimi yakınlarım zaten çok iyi biliyorlar. Fakat her zaman istenenler, yapılması gerekenlerle örtüşmüyor. Bakalım, zamanla ben de olgunlaştıkça, geleceğim şekillenecek. Ancak daha olgunlaşma yoluna girmeyi becerememiş insanların bu tür çıkışlar yapması sinir bozucu olmanın yanısıra gülünç oluyor. Yapmayınız, etmeyiniz efendim. Siz de mücadeleye dahil olunuz. 😉

Advertisements

Bilim, Bir Çeşit Din/İnanç Mıdır?

Bu konu, birçokları tarafından gündeme getirilmiş bir konudur. Çoğunlukla bilimle bilim çerçevesinde mücadele edemeyenlerin, bilimi kendi manipülatif alanlarına çekme çabasının bir sonucu olarak doğan bir argüman olsa da, aslında felsefi bir düzlemde, art niyet gütmeksizin de tartışılabilecek bir konudur. En son, geçen hafta katıldığım bir iklim bilim etkinliğinde, Dünyaca ünlü iklim bilimci Dr. Katherine Hayhoe’nun bilimle dini bağdaştırmak için bu argümandan söz etmesi, bu konuda bir şeyler yazma ihtiyacı doğurdu.

İlk olarak, birçok farklı katmanda incelenebilecek “Bilim bir inanç sistemidir.” argümanını çok temel bir düzlemde kabul ettiğimi açıkça belirtebilirim. Bu en düşük seviyeli düzlem, bilim ve dinin insanın yaşamı için ne tür bir işlev gördüğüyle ilgilidir. Ben de zaten aslen bu nokta üzerinde duracağım.

Ancak bundan söz etmeden önce, şunu da açıkça belirtmeliyim ki, o temel düzlemin ötesine geçip bir bütün olarak bilim ve dini (ya da “şahsi inançları”) ele alacak olursak, hiçbir şekilde “Bilim bir inanç sistemidir.” argümanını ileri sürmez ve kabul etmezdim. Bunun en basit nedeni de, daha üst katmanlardan biri olan metodolojinin tamamen farklı olması ve bu temel farklılığın, iki sistemi birbiriyle kolay kolay bağdaşamaz, bağımsız prensipler haline getirmesidir. Bilim şahsi inançlara boyun eğmez; ancak şahsi inançlar bilime boyun eğebilir. Bilimle dini bağdaştıranlara bir bakın. Hepsi, dini bilimin kalıplarına ve gerçeklerine uydurmak zorunda kalmıştır. Zira dinin “O yorum mu doğru, bu yorum mu doğru?” veya “Bence bu böyledir; kimsenin dediği beni ilgilendirmez.” gibi esnek bir doğası olması, bilimin sistemli, disiplinli, nesnel ve güvenilir doğasına ayak uydurabilir. Ancak ve ancak, bireyin kendisi bunu isterse… Öte yandan gücünü elinden geldiğince tarafsız kalabilmekten alan bilimin, din gibi insandan insana, kültürden kültüre, zamandan zamana değişen bir sisteme ayak uydurabileceğini düşünmek, abesle iştigal olacaktır. Uzun lafın kısası gerçek, inançlara göre değişmez.

Peki o zaman temel düzlemde neden kabul ediyorum argümanı? Bunun sebebi, dediğim gibi insan yaşamındaki işlevleridir. İnsan, bir memeli hayvan, özellikle de bir primat olarak müthiş bir merak duygusuna sahiptir. Memelileri yayılmaya zorlayan, yeni olasılıkları keşfetmelerini sağlayan, kısaca adaptif başarılarını arttıran en temel unsur, bu merak duygusudur. Yeniyi keşfetme, bilinmeyeni öğrenme, merakın peşinden gitme… Memeli harici hayvanlarda (özellikle kuşlarda) bu merak görülse de, birçoğu memelilerdekiyle kıyaslanamayacak düzeydedir. Memeli hayvanları inceleyecek olursanız, meraklarının peşinden gitmeye ve yeni fırsatlar yaratmaya çok daha açık hayvanlar olduklarını göreceksiniz. Hele hele primatlarda, neokorteksin oran olarak büyümesiyle bu uç düzeylere ulaşmıştır.

İşte bu merak duygusu, içimizde bir boşluk yaratmaya başlar. Etrafınıza bir bakın. Keşfedecek, öğrenecek, merak duyulacak ne kadar fazla şey var! Kaldırım taşları neden öyle değil de, böyle döşendi? Karşıdan karşıya geçerken sağa ve sola ne kadar bakmam gerekir? Benim saçlarım neden sarı da, mavi değil? Peki gökyüzü neden mavi de, yeşil değil? Bu sorular ve daha nicesi, tarihte geriye gittikçe daha da iç kemirir bir hal alır. Çünkü bugün herkes saçlarının neden belli bir renk olduğunu en azından kabaca bilir. Fakat eskiden, bunlara dair en ufak bir fikrin dahi olması mümkün değildi.

Bu durum, içimizde ömrümüz boyunca büyüyen bir boşluk yaratır. Bu boşluk, beynimizin ödül-ceza mekanizması dahilinde doldurulmak, tatmin edilmek zorundadır. Tıpkı aç/boş midemizin aynı mekanizma dahilinde doldurulmasının gerekmesi gibi. Biri zihinsel bir boşluktur, diğeri fiziksel… (Tabii ki zihin de fizikseldir; ancak farkı işaret etmek için böyle bir anlatımı tercih ettim)

Din, bu boşluğa tek ve nihai bir cevap sunar: Tanrı yaptı. Eğer bu açıklamayı kabullenmeye meyilliyseniz, boşluğunuzu doldurabilirsiniz. Elbette din, bunu detaylandırarak zihinsel bir tatmin sunmaya çalışır. Her türlü din sistemi içerisindeki motif (cennet, cehennem, şeytan, melekler, sınav, vs.) bu mental tatmin için gereken giriftleşmenin bir ürünüdür. Ancak hepsinin dayanak aldığı nokta aynıdır: Tanrı böyle istediği için böyledir.

Bilimin bu boşluğa verdiği cevap ise, “bilmiyorum”dur. İlk etapta garipsenebilir, ancak böyledir. “Bilmiyorum; ancak bilebilirim.” Yani bilim ilk etapta boşluğu doldurmak için bir hamlede bulunmaz. Temkinlidir ve “Bilmiyorum.” der. Fakat nihai amacı aynıdır: o boşluğu doldurmak. Bunun için, o boşluğu yaratan unsurların her birini ayrı ayrı ele alır, sonrasında öğrendiklerini bir araya getirir ve boşluğu doldurma girişimlerine başlar. Eğer boşluğu doldurmak için ileri sürdüklerinden biri hatalıysa, boşluğun geri gelmesinden korkmaksızın o iddiasından vazgeçer.

Elbette, bana kalırsa ikinci yöntem çok daha asildir. Boşluktan korkmanın bir anlamı yok. Çünkü korksak da, korkmasak da o boşluk orada olacak. Madem öyle, bunu rastgele ve yüzeysel bir açıklamayla tatmin etmektense, aceleye getirmeden ama verdiğimiz cevaplara güvenerek tatmin etmek çok daha uygun olacaktır.

Ben bunu yine mideyi doldurma çabasına benzetiyorum. Bazı insanlar açlıklarını bastırmak için midede yapay bir tokluk hissi yaratacak, hızlı kabaran ve hacim işgal eden yiyecekleri tercih eder. Böylece açlık hissi gider, evet. Ancak birey “beslenmemektedir”. Yediğinizin besin değeri yok denecek kadar azdır. Fakat amaç tatmin edilmiştir: boşluk dolmuştur. Öte yandan bilim, uzun soluklu bir diyet gibidir. Yediğiniz yemek sizi bir kurt kadar açken belki doyurmaz; ancak vücudunuzun ihtiyacı olan bütün besinleri, dengeli bir şekilde alabilirsiniz.

Uzun vadede baktığınızda, yapay tokluk yaratanın etkisinin geçici ve uçucu olduğunu; küçük ama besleyici lokmalarla karnınızı dolduranın ise çok daha kalıcı, sağlıklı ve işlevsel olduğunu göreceksiniz.

Bu bakımdan evet, bilim benim içimdeki merak ve cehalet boşluğunu doldurmak için sığındığım bir limandır. Tıpkı insanların açıklayamadıklarını açıkladığını sandıkları bir sisteme bağlanmaları ve her şeylerini onun üzerine inşa etmeleri gibi. Eğer ki “inanç” ve “din” tanımı, bilinmezliğe bir açıklama getirme sistemi olarak yapılacaksa, bilim bu tanıma uyacaktır. Ancak pek nadiren din ve inanç bundan ibaret görülür. İşte bu nedenledir ki, tanıma bağlı olarak, çok temel bir düzlemde bilim ve dinin yapmak istedikleri aynı olsa da, daha kapsamlı bir perspektiften bakıldığında ikisini aynı kefeye koymanın imkansız olduğu görülecektir.

Bilim, metodolojisi gereği gerçeğe ulaşmak konusunda başarılıdır. Deneme-yanılmaya dayanır ve korkusuzdur. Sistemli olarak, birikerek ilerler. İçeriğindeki her şeyin “evrensel olarak gerçek” olduğunu iddia etmez; ancak bildiklerine güvenir. Çünkü yöntemi güvenilirdir. Dinin böyle bir metodolojisi bulunmaz. İspat yüküne inanan bir yapısı yoktur. Güvene ve “iman”a dayanır. Bu illa “kötü” bir yaklaşım olmak zorunda değildir; ancak eğer ki amaç “içimizdeki boşluğu doldurma”nın ötesine geçerek “gerçeğe ulaşmak” ise, bu noktada bilim ile yarışabilecek bir düşünce sistemi asla var olmamıştır.

Din ve felsefe gibi yapılar, kişinin bilimden aldıklarını kendi dünya görüşü içerisinde anlamlandırmaya yarayabilir. Ancak bu anlamlandırmanın genel geçer doğru olmasını beklemek hatalıdır ve birçok insan bu hataya düşmektedir. Çoğu iyi niyetli dindar insan bile, bilimden aldıklarını kendi dini görüşü çerçevesinde değerlendirdiğinde, mutlak bir gerçeğe ulaştığını zanneder. Mutlak gerçeklere ulaşabilir miyiz bilinmez; ancak mutlağa en yakın gerçeklere ulaşabildiğimizden güvenle emin olduğumuz sistemimiz bilimdir. Bir taşın neden yere doğru hareket ettiğini din veya felsefe ile açıklayamazsınız. Ancak bir taşın neden yere doğru hareket ettiğini bilim sayesinde öğrendikten sonra, eğer dilerseniz bu bilgiyi şahsi yaşam görüşünüz dahilinde kullanabilirsiniz.

Bir diğer deyişle bilim üzerine kurulu bir yaşam görüşünde şahsi yorumlara çok az yer varken, dini ve felsefi yaşam görüşlerinde öznel yargılara çok daha geniş bir yer bırakılabilir. Bu da, illa “kötü” bir şey olmak zorunda değildir. Sonuçta bireyler kendi fikirlerini gerçeğe dahil ederek bir harman çıkarmak isteyebilirler. Kötü olan, bu harmanın, bilimin ileri sürdüğü gerçeklerden “daha gerçek” olduğu sanrısına kapılmaktır. Çoğunlukla ben-merkezci bir doğası olan insanlar, kendi kattıkları yorumların, sırf yorum katılmış olmasından ötürü gerçeği daha da “gerçekçileştirdiğini” düşünmeye meyillidirler. Bundan sıyrılmanın tek yolu, ortadaki bir olguya katılan her bir yorumun bilimsel perspektifte geçerliliği olduğundan emin olmaktır.

Bireyin kendisi istemediği müddetçe din ve bilim, her zaman uyuşmaz sistemler olarak kalacaktır. Ne zaman ki birey “Ben din yorumumu değiştirerek bilimle uyuşturacağım.” der; işte o zaman ikisinin bir arada olduğu bir yapıdan söz etmeye başlayabiliriz. Ancak “Bilim ne derse desin, dinin dediği doğrudur ve doğru kalacaktır; sonuçta bilim de fikirlerini sürekli değiştiriyor.” gibi bayağı ve çağ dışı bir yaklaşım, kaçınılmaz olarak başarısızlığa mahkumdur.

Yani çoğu durumda olduğu gibi burada da olay, kişinin kendisinde bitmektedir.

Tanrı’ya İnanıp İnanmamızın Getirilerini Matematiksel Olarak Analiz Edebilir Miyiz?

Evet, edebiliriz. Ancak bence, bunu yaparak matematiksel sebeplerle inanmak olabilecek en aşağılık inanç nedenlerinden birisi olurdu. Hani eğer ki büyük dinlerin tanımladığı gibi bir Tanrı varsa veya mesela ben Tanrı olsaydım ve kullarım böyle bir nedenle, “günü kurtarmak” ve “işi garantiye almak” için bana inanıyor olsaydı, sırf çakallıklarından ötürü birazcık cehennemi tattırırdım. 😛 Ancak bu konudaki düşüncelerimden ziyade, illa matematiksel yaklaşacaksak, Tanrı’ya inanmamanın, inanmaya kıyasla neden matematiksel olarak daha mantıklı ve makul olduğunu anlatabilirim. Evet, yanlış duymadınız! Bugüne kadar hep Pascal Kumarı denen kavram, Tanrı’nın varlığına inanmanın matematiksel olarak daha mantıklı olduğunu iddia etti ve insanlar bunu argüman olarak kullandılar. Ancak yanılıyorlar: tam tersine, matematiksel olarak bir Tanrı’nın var olmadığını düşünmek daha makuldür. Şöyle ki:

Tanrı’nın var olma ihtimalinin 1/2, olmama ihtimalinin 1/2 olduğunu düşünelim. Ki aslında bu doğru değil. Bugüne kadar Tanrısal ve doğaüstü olması gerektiği iddia edilen istisnasız her şeyin doğal, somut ve Tanrısal olmayan özellikte olduğunun anlaşılmasından ötürü, Tanrı’nın varlığına yönelik nedenlerin yok olma düzeyine gelecek kadar azaldığını biliyoruz. Dolayısıyla “Tanrı ya vardır, ya yoktur.” diye bir durumda değiliz. Tanrı varsa, onunla ilişkilendirilen en azından 1 şeyin “Evet, bu doğal değildir; gerçekten de doğrudan Tanrı’nın varlığına yönelik bir işarettir.” diyebilmemiz gerekirdi. Bunu diyebildiğimiz tek bir şey bile yok Evren içerisinde. Bilmediklerimiz elbette hala var ve bu sayede Tanrısal olabilecek birkaç özellikten bahseden insanlar halen mevcut (Evren’in nasıl var olduğu, neyin içinde olduğu, vb. gibi). Fakat bugüne kadar yıldırımların nedenlerinden hastalıklara, canlıların çeşitliliğinden yaşamın başlangıcına kadar Tanrı-kaynaklı olduğu söylenen milyonlarca argüman bilimsel, natüralist ve materyalist bir şekilde açıklandığına göre, ilk insanların sıfır bilgisi düzeyine %50-50 olan olasılık, Tanrı’nın olmadığı yönünde ciddi anlamda kaymıştır. Ki bu nedenle bana “Ateist misin?” dendiğinde, “Evet; ancak Tanrı yoktur diyenlerden değilim, var olmasına %1 gibi bir olasılık veriyorum.” derim. Sebebim budur. Ancak Tanrı’nın her şeye gücü yeten bir varlık olma ihtimalinden ötürü, her şeyi “doğal ve Tanrısal değilmiş gibi gözükecek şekilde” yaratma potansiyeli olduğunu da söyleyebiliriz. Bu durumda olasılığı %50’ye geri çekmek mümkün olabilir. Bence boş bir “kurtarma denemesi”nden ibarettir bu; ancak argümanı inceleyebilmek adına geçerli ve mantıklı olduğunu varsayalım. Dolayısıyla Tanrı 1/2 ihtimalle vardır veya yoktur.

Pascal Kumarı’na göre Tanrı varsa ve biz inanmazsak her şeyi kaybetmişiz demektir. Tanrı yoksa ama biz inanmışsak, biraz zaman ve gereksiz duygu boşalmaları haricinde bir şey kaybetmemişiz demektir. Dolayısıyla inanmak matematiksel olarak mantıklı olmalıdır. Ancak “Hangi Tanrı?” sorusu, her şeyi alt üst etmektedir. Nasıl ki az önce Tanrı’nın var olma ihtimalinin aslında %50’den çok çok az olduğundan bahsettiysem ama argümanın iyiliği için Tanrı’ya %50’lik bir şans tanıdıysam, diğer Tanrılara da aynı şans tanınmalıdır, öyle değil mi? Neden spesifik bir dinin tanımladığı Tanrı, diğerlerinden daha büyük avantaja sahip olsun? İnsanların kenara ittiği ve umursamadığı, artık “mitoloji” kategorisine aldığı bir Tanrı’nın, günümüzde büyük dinlerce tanımlanan bir Tanrı’dan neden eksiği olsun? Neden var olma ihtimali daha az olsun? Sonuçta tüm Tanrıların var olduklarını ispatlayan veri sayısı eşit ve sıfırdır. Dolayısıyla bir Tanrı’nın, sırf şu anda moda olmasından ötürü diğerlerinden önde olduğunu düşünmek mantıksızdır. Dolayısıyla burada şimdilik, ateistlerin genelde yaptığının tam aksi şekilde, tüm Tanrıların bu nedenle var olmadığını varsaymak yerine, tüm Tanrıların var olma şansının eşit olduğunu varsayalım. Hak geçmesin. 🙂

Bu durumda müthiş bir sorunla karşılaşırız: insanlık tarihindeki Tanrılara yönelik yapılan istatistiki bir analiz, bugüne kadar 4200 civarında dinin ve 42 milyon civarında Tanrı’nın yaratıldığını söylüyor [1] (Bkz: Not-1). 42 milyon! Bunların bazıları yerel Tanrılar, bazıları küresele yakın seviyede kabul görmüş Tanrılar. Ancak kum tanesi kadar aklımızla, koskaca Tanrı’nın var olup olmamasının bizim onu sevip, popüler hale getirmemize bağlı olduğunu iddia edecek değiliz. Zira Tanrı, her şeye gücü yeten olarak, deistlerin önerdiği gibi hiçbir şeye asla karışmayan bir varlık da olabilir. Hatta varsa, böyle olması daha muhtemeldir (kutsal sayılan kitaplarda bunun aksi defalarca dile getirildiyse de). Çünkü ancak o zaman adil bir durum yaratılabilir ve zaten anlamsız olan “hayat sınavı”, anlamsızın bir tık üstünde anlam kazanabilir. Dolayısıyla bizim bir Tanrı’yı yaygın olarak kabul etmemiz, onun var olma ihtimalini arttırmamakta veya azaltmamaktadır. Bunu şöyle düşünebilirsiniz: belki de Zeus gerçekten “gerçek olan” Tanrı ve şu anda oturduğu yerden içi acıyarak Evren’i seyrediyor. Ama adaleti bozmak istemediği için asla müdahale etmiyor ve insanların “doğru yolu” bulmasını ümit ediyor. Çünkü unutmayın: insanlık çok çok kısa bir sürede var ve Evren’in önemsenmeyecek kadar ufak bir noktasında bulunuyor. Belki de Zeus şu anda Evren’in bir diğer noktasındaki canlılara odaklanmış halde ve bizi kendi halimize bıraktı. Hatta belki de sonsuz sayıda Evren’den bir diğeriyle ilgileniyor. Hele ki zaman kavramının “bizler” ile “Tanrı” için farklı işleyebileceği göz önüne alınırsa, bu çok daha muhtemel olabilir. Tanrı gibi bir yapının 1 Planck zamanı (ölçülebilen en küçük teorik zaman bilimi) boyunca ilgisini bir diğer yöne kaydırması, bizim için 13.82 milyar yıla denk geliyor olabilir mesela. Falan filan… İspatsız bir konu hakkında konuştuğumuz için, dilediğimiz kadar esnetebilir, nicelik ve nitelikler katabiliriz. Bunlar ilk etapta aklıma gelenlerdi. Dahası, çok Tanrılı dinlerin spesifik bir Tanrısı doğru olup, diğerleri hatalı çıkarımlar da olabilir. Yani insanlık, yetersiz zekası sebebiyle gerçek olan Tanrı’yı da içine alan; ancak bol bol sahte Tanrılarla çeşitlenmiş çok-Tanrılı din setleri de yaratmış olabilir. Dolayısıyla çok Tanrılı dinleri bütün olarak reddetmek ya da Tanrı sayısını göz ardı etmek hatalı olacaktır.

Fakat buradaki kilit nokta şu: herhangi bir büyük dinin Tanrısı’nın doğru olma ihtimali ile, şu anda “mitoloji” dediğimiz ya da “yerel inanç” olarak göz ardı ettiğimiz herhangi bir Tanrı’nın var olma ihtimali eşittir.

İşte bu nedenle, Pascal Kumarı şöyle revize edilmelidir:

  • Tanrı’nın var olmadığını düşünmek, %50 ihtimalle doğru sonuç verecektir.
  • Tanrı’nın var olduğunu düşünmek, %0.00000238 (42 milyonda 1) ihtimalle doğru sonuç verecektir.

Dolayısıyla, her Tanrı’nın ödül-ceza prensibinin kabaca aynı olduğu varsayımı ışığında, Tanrı’nın var olmadığını düşünmek matematiksel olarak daha makuldür.

Ama tabii siz gene matematiğe bakmayın. Ya varsa? 😛

Not-1: Bugüne kadar insanların hayal ettiği Tanrıların sayısını bilmek imkansız. Fakat sayı en iyi tahminle bile birkaç bin civarında [2]. Ancak birkaç binle sınırlandırmak fazla indirgemeci ve optimistik olurdu, zira Hinduizm, tek başına 33 milyon Tanrı’ya sahip [3]. Bunların nasıl değerlendirildiğine yönelik yaklaşımlar, Tanrı sayısını azaltabilir. Fakat bu, herhangi bir Tanrı veya Tanrıların varlığı net bir şekilde ispatlanana kadar sonucu değiştirmemektedir (bkz Not 2). Bu konuda içeriğine ve bakış açısına tamamen katılmasam bile faydalı bir makale buradan okunabilir.

Not-2: Bu sayı istatistiklerin verdiği Tanrı sayısına, Tanrıların ortak özelliklerine göre kategorize edilmesi sonucunda “aynı/benzer Tanrı grupları” sayısına, vb. analizlere göre değişim gösterebilir. Fakat ateizmi mantıklı kılan, elde var olan verilerden ötürü yapısal olarak matematiğin doğru tarafında yer almasıdır. Yani 42 milyon ya da 100.000 değil de, 3 Tanrı bile var olsa, doğru Tanrı’ya inanma ihtimali %33 iken, inanmamanın doğru olma ihtimali %50 olacaktır. Çünkü Tanrılar belli kategoriler halinde bulunurken (42 milyon sayısı, hiçbir kategori yokmuş gibi analiz sonucunda çıkan istatistiki bir değerdir), ateizm hepsini tek bir kefeye koyarak “var” ya da “yok” olarak değerlendirir. Bu nedenle Tanrı’nın var olduğu net bir şekilde ispatlanıp, sayı 1’e indirilene kadar, her daim ateizmin duruşu matematiksel olarak avantajlı olacaktır. Ha, ben bu sebeple mi inançsızım? Doğrudan değil, hayır. Burada verdiğim basit matematik bir sonuç, bir neden değil. Zaten elde Tanrıların varlığını doğrulayan bir veri/delil olacak olsa, bu analizi yapmaya gerek kalmazdı. Ama yok.

Kaynaklar:

[1] Atheism Wikia

[2] Encyclopedia of Gods

[3] The 33 Million Gods of Hinduism

Arxiv Nedir?

Soru: Arxiv nedir?

Cevap:

Cornell Üniversitesi’nin halka açık makale deposu. 🙂 Son zamanlarda Harvard ve MIT gibi devler ve PLOS One gibi makale dergileri tarafından da desteklenen “halka açık bilim içeriği” akımının en önde gelen temsilcilerinden birisi. Birçok temel alanda makaleler yayınlıyorlar ve oldukça basit bir arayüzleri var: http://arxiv.org/

Epey sevdiğim kaynaklardan biridir, VPN kullanmadan her yerden erişebilmemi sağlıyor çünkü (veritabanlarında o makale varsa tabii). Açık erişimin (open-access) güzelliği de bu zaten. Daha da yaygınlaşmalı…

Biz Bir Robot Muyuz? Robotlar Her Şeye Sahip Olabilir Mi?

Soru: Evrime göre bir robottan farksızız. Peki bir robot bizim ki gibi kendinin farkında olabilir mi sence?

Cevap:

Sorunun ilk kısmıyla ikinci kısmı baya alakasız geldi bana. 🙂 “Evrime göre” bir şey olamayız. Bir şeyiz, evrim de onu açıklıyor. Yani zaten mekanik bir sistemiz, artık bu konuda pek bir kuşku yok. Robot benzetmesi, evrim öyle diyor diye var değil. Bu zamana kadarki tüm bulgularımız bu analojiyi doğruladığı için var. 🙂 Ama ne demek istediğini anlıyorum.

Asıl soruna gelirsem: “eğer ki bir canlıda varsa, bir robotta da olabilir.” Benim robotikten bugüne kadar öğrendiğim şey bu. Şu anda yapılamıyor olabilir; ancak canlı bir sistemde öyle veya böyle var olan bir şey mutlaka robotlara aktarılabilir, evet. Çünkü biz de tamamen mekanik sistemler olarak evrimleştik, artık atalarımızı, evrimsel sürecimizi, nasıl bugünlere geldiğimizi biliyoruz, tanıyoruz. Bu süreçte mekanik ve maddesel olmayan hiçbir basamak yok. Dolayısıyla, doğa yerine insanın versiyonları olan varlıklara da bu özellikler yüklenebilir bence, evet. Buna aşktan tut da dışkılamaya kadar, düşünceden tut da mizaca kadar her şey dahil. Çok karmaşık süreçler olabilirler; ancak anlaşılamaz ve modellenemez değiller.

Literatür Taraması Nasıl Yapılır?

Soru: Literatür taraması nasıl yapılır?

Cevap: 

Bunun “herkesin kendince geliştirdiği” bir yöntemi var bence. 🙂 Ama ben genellikle Wikipedia’dan başlıyorum, en derli toplu halde orada bulunduğu için. Temel bilgileri aldıktan sonra, hemen alttaki referanslarından makalelere geçiyorum. Genellikle bu makaleler, Wikipedia’nın kendisi kadar derli toplu olmuyor. Bu nedenle Google Scholar, SpringerLink ve WebofScience’a gidip (genelde Google Scholar yeterli oluyor ama), aramak istediğim konuya ait anahtar sözcükler + “review” sözcüklerini yazıyorum. Bu, genellikle review makalelerini veriyor ki bunlar, konunun en uzmanı olan kişiler tarafından, o konu hakkındaki birçok araştırmayı bir arada toplayıp “olayı anlatan” makalelerdir. Onlardan en azından 2-3 tane bulabilirsen (yıllara dağılmış halde olur zaten genelde) çok faydalı oluyor. Sonrasında, o makaleler içerisindeki referanslardan dikkatini çeken ve araştırma konunla daha ilgili olduğunu düşündülerine geçmek gerekiyor. Sonra da o makalelerin atıfta bulunduğu diğer makalelere sıçramak gerekiyor (bu süreçte Google Scholar güçlü bir araç).

Böylece dallanan bir süreç literatür taraması. Çok basit bir temelden başlayıp, literature review (state of the art olarak da biliniyor bazen mühendislikte) makalelerine geçip, referanslar üzerinden adım adım tarama sahasını genişletmek. Bu süreçte ben kritik makaleleri bilgisayarda tutmak yerine basmayı ve üzerlerine notlar almayı da tercih ediyorum, böylece makaleler içerisinde kaybolmamış oluyorum (ki literature review’ın en büyük sorunudur bence bu). 🙂

Kolay gelsin.

 

Devam Sorusu: Literatür taramasının belirli bir yöntemi yoksa nasıl bilimsel sayılıyor? Wikipedia ve Google scholar ile olacak kadar kolaysa neden herkes akademisyen değil? Bir de merak ettiğim, hangi noktadan sonra ‘taramamı bitirdim’ diyebiliyorsun?

Cevap:

Literatür taraması kendi başına “bilimsel” bir şey değil. Bilimsel bir şeyi öğrenme biçimi. Aynı şeyden mi bahsediyoruz bilmiyorum ama literatür taraması sonucunda bilim konmuyor ortaya. Var olan bilim birey tarafından öğreniliyor.

İkinci soru kolay: Herkes akademisyen değil, çünkü çok az kişi bilime ve gerçeklere kafa yoruyor. 🙂 Geri kalan çoğu “öylesine bilgi” olarak görüyor. Akademisyenlerse asıl tutkuları olarak bunu belirliyorlar. Bir de, bu işin temellerinin öğrenilmesi için eğitime gerek vardır. Literatür taramasıyla kimse bilim insanı olamaz. Çünkü literatürde çok spesifik konular yer alır. Örneğin hiçbir makale evrimin nasıl işlediğini anlatmaz, zaten o sahadaki herkes bilir onun nasıl olduğunu (ya da çok daha temel ders kitapları ve makalelere bakmak gerekir). Bu nedenle, literatürü inşa eden, “Akademi” denen bir kurum vardır (buna günümüzde Üniversite deniyor). Bu Akademi, öğrencileri belli bir bilim sahasında temel bilgilerle donatır. Onun üzerine ileride akademisyen olacak birey, bir şeyler inşa eder. Sadece kitapların resimlerine bakmakla olacak bir şey değil maalesef. Bundan ötürü de herkes akademisyen değil.

Hemen hemen hiçbir noktadan sonra taramamı bitirdim diyemezsin. Tabii alanın genişliğine bağlı, bazı konular dar kapsamlıdır, bazıları çok geniştir. Ama çoğu zaman “her şeyi öğrenmek” değildir amaç, ömür yetmez buna. Ancak o alanın belirli bir noktasında bugüne kadar yapılanlar öğrenilebilir. Sonrasında eksikler ve yapılmayanlar tespit edilir, bunların nasıl doldurulabileceğine kafa yorulur, bu çözümler daha önce yapılmış mı diye tekrar bir tarama yapılır, yoksa araştırma yapılır, makale yazılır ve boşluk doldurulur. Bilim de böyle işler. Senden sonra gelen, senin ve senden öncekilerin o alandaki yaptıklarını öğrenip, diğer dallardan gelen yeni bilgileri ve kendi zekasını kullanarak onu geliştirmeye çalışır. Böyle böyle bilim ilerler.

Benlik ve Bilinç Nedir?

Soru: ” Benlik imgesi ” nedir ? ” Ben” olmak , personality tam olarak nedir ? Cevaplayacağınızı umuyorum.

Cevap:

Bu çok çok zor bir soru ama benim fikrimi ve sinirbilimin bulgularından çıkardıklarımı soruyorsan, benliğin bir çeşit algı olduğu kanısındayım. Sinirsel iletişimdeki zaman gecikmesinden ötürü diğer algıları bir araya getiren ve tek bir çatı altında toplayan bir algı.

Ki bu mantıklı da, çünkü beynimizdeki sinir yolaklarını inceleyecek olursak, bilinci oluşturduğu düşünülen merkezlerine (ilişkilendirme alanları denen bölgelere) sinyaller en geç ulaşıyorlar. Yani beyinde meydana gelen işlemlerden benlik dediğimiz şeyin (bilincin) en son haberi oluyor. Bu da, bir nevi algı kaymasına neden oluyor. “Beyinde süregelen süreçleri biliyorum.” gibi… Çünkü o süreçler meydana gelip, uyaranlara çeşitli tepkiler üretildikten *sonra* bu bilinçle ilişkilendirilen bölgelere veriler ulaşıyor.

Beyin evriminde zeka ve bilincin kademeli olarak ortaya çıkar süreçler olduğu düşünülüyor. Yani sinir sistemi karmaşıklaştıkça zeka da artıyor. Zeka arttıkça, işlem gücü ve kapasitesi artıyor. Bu kapasite arttıkça, beyin daha fazla veriyi bir arada işleyebilmeye başlıyor. Bu durum, daha üst algı düzeylerini mümkün kılıyor (bunlara “yüksek fonksiyonlu bilişsel yetenekler” deniyor). Bu süreçte bilinç de bir yan ürün olabilir. Sistemin karmaşıklaşmasından doğan iletim gecikmeleri ve değerlendirme bölgeleri arası hiyerarşinin bir sonucu olabilir.

Yani beyni olan her canlı, duyu organlarından gelen sinyalleri işleyip cevaplar üretiyor. Bu işlem mekanizması karmaşıklaştıkça, bu uyarı-cevap mekanizması vücut ya da beyin içerisinde dağılmış halde olmuyor ve daha organize hale geliyor. Biliş (bilinç, benlik) de bana kalırsa bunun bir sonucu. Ki evrim tarihi de bunu doğruluyor gibi… En ilkel sinir sistemleri vücut içine dağılmış ağlar halinde ama günümüze yaklaştıkça daha organize ve hiyerarşik bir hal alıyor. Buna parala olarak da daha yüksek zeka formları ve yüksek fonksiyonlu bilişsel yeteneklerin (Problem çözme, geleceğe ve geçmişe yönelik fikir yürütme, karmaşık tercihlerde bulunma, hayalgücü, mantıklama, konuşma benzeri iletişim vs.) ortaya çıktığını görüyoruz.

Bir Toplu İğnenin Bile Yaratıcısı Varsa, Evren’in De Var Mıdır?

Soru: bir toplu iğnenin bile yaratıcısı varsa tüm evreninde vardır

Cevap:

Yanlış. İğne, belli bir amaç için üretilen, doğal süreçleri beklemek istememeden kaynaklanarak tasarım uzayında sıçramaya neden olan bir üründür. Doğal süreçler de tasarıma ihtiyaç duymaksızın iğne üretebilirler; ancak iğne gibi bir üretim için yüzbinlerce yıl beklemek gerekebilir. Bu nedenle insan, alet yapabilen bir hayvan türü olarak tüm bu zaman zarfını atlayarak doğrudan ürüne ulaşır.

Doğada ise böyle bir tasarım yoktur. Tasarım uzayında sıçrama da yoktur. Her şey, doğal süreçlerle, uzun zaman aralıklarında, daha önceki soruda sözünü ettiğim birikimli seçilim sonucu var olur. Dolayısıyla insan mühendisliğinin ürünü, doğadaki tasarımı gerektirmez. Zaten tasarım, yapısı gereği ani var oluş sıçramalarını gerektirir. Doğada insan yapımı unsurlar haricinde tek bir üründe bile böyle bir sıçrama bulunmaz. Dolayısıyla doğada tasarım olduğunu iddia etmek için hiçbir geçerli ve yeterli neden bulunmamaktadır. Zaten bilim sayesinde böyle bir açıklamaya ihtiyacımız olmadığını da biliyoruz. 🙂

Her Şey Tesadüf Mü?

Soru: herşey tesadüf eseri mi

Cevap:

Hayır. Eğer öyle olsaydı 3000 infografik ve 450 makaleden oluşan bir bilim sayfası kurmazdım. Tek bir paylaşım yapardım ve “Her şey tesadüf.” yazardı o paylaşımda.

Her şeyin tesadüf olmaması, planlı olarak inşa edildiği anlamına da gelmez. Buna False Dilemma (Hatalı İkilem) mantık hatası deniyor. Şu şekildedir: “Bir şey ya tesadüftür ya da tasarlanmıştır; başka opsiyon olamaz.”

Hayır. Diğer bir opsiyon daha var: birikimli seçilim. Rastgele oluşan opsiyonlar içinden en uyumluların daha uzun var olması, daha kolay hayatta kalması, daha fazla rastgele değişimlerin oluşabilmesine imkan vermesi ve bu döngünün böyle devam etmesi sonucu her seferinde daha karmaşık, daha düzenli yapıların oluşabilmesi… Bu algoritma, tasarıma ihtiyaç duymaksızın var olabilir ve kaostan düzen yaratabilir. 🙂

Ve evren ile canlılarda olan da budur. Canlılarda nasıl olduğunu birebir biliyoruz, cansız evrende nasıl olduğuna dair bilgilerimiz de her geçen gün artıyor Kuantum Mekaniği, Astrofizik, vb. alanlar sayesinde… 🙂

Zorunlu Askerlik Hakkında Ne Düşünüyorum?

Soru: Zorunlu askerlik hakkında ne düşünüyorsun?

Cevap:

Askerliğin bir zorunluluk değil, bir meslek olduğunu düşünüyorum. İnsanların askere zorlanmaması gerektiğini; tam tersine, gerçekten asker olmak isteyecek kadar vatanseverlerin asker olmaları gerektiğini düşünüyorum. Askerliğin bir “ata sporu” değil, “profesyonel bir meslek” olduğu kanısındayım.

ABD’nin sistemini çok isabetli buluyorum açıkçası. “Paralı asker mi olur yeaa” diye eleştiriliyor olsa da, askerlere muazzam bir saygı duyuluyor, onlara özel günler var, herkes “onurlu bir meslek” olarak görüyor. Bir dolu “benefit” adı verilen faydaları var asker olmanın. Yani teşvik ediyorlar insanları asker olmaya ama zorlamıyorlar. Ki bence zorlanması, insan haklarına aykırı. Bizdeki değeri görüyorsunuz. Giderek kötüleşen bir askeri eğitim var ve bizde saygı duyulan tek asker, şehit olan asker. Artık ona bile saygımız kalmadı, umursamıyor kimse. Gördük geçenlerde gazilere yapılanları…

Milliyetçi biri asla değilimdir; ancak realist olmamız gerekiyor: Dünya, şu anda toz pembe bir yer değil ve bu sebeple devletler toprak bütünlüklerini ve toplumlarını korumak için askerlere, silahlara, ölüm araçlarına ihtiyacı var. Dolayısıyla Türkiye’nin ve herhangi bir X ülkesinin kendisini savunmasını falan anlıyorum. Ancak bunu yapış biçimi konusunda Türkiye’nin sıkıntıları olduğu kanısındayım. İlber Ortaylı ve Celal Şengör gibi isimlerin bana katılmayacağını düşünüyorum ve onların bu konudaki tarihi bilgileriyle boy ölçüşemem elbet. Ancak yine de, buradaki sistemi ve “onurlu meslek” kavramını gördükçe, Türkiye’de bir şeylerin kesinlikle yanlış olduğuna daha fazla ikna oluyorum.

Buradaki en temel eleştiri şu noktada geliyor: “Oh ne ala memleket, hem ülkenin kaynaklarından faydalan, sana baksın, büyütsün, başını sokacak bir yer versin; sonra savunmaya geldiğinde askerlik yapmam de, ne güzel iş yeaa.” Bir miktar haklılık payı var; ancak büyük oranda haksızlar. Çok uzun bir tartışma konusu bu; ancak kimse doğacağı yeri kendi seçmiyor, kimse doğduğu yer için “varsayılan ayar” olarak ölmeyi göze almak zorunda bırakılmamalı. Bir diğer gözden kaçırılan nokta da, “devlet”in zaten bu söylenen şeyler için (bakmak, büyütmek, kollamak, vs.) için var olduğu gerçeğidir. Bizde vatandaş devlete hizmet ediyor. Yok öyle bir dünya… Devlet vatandaşı kölesi olmak durumundadır. Bu yüzden vardır. Devlet, kendi savunma araçlarını sağlayamıyorsa, bu devletin çözmesi gereken bir sorundur. İnsanları askere zorlayarak bu iş çözülmez. O yüzden diyorum ABD’nin sistemi güzel diye: o kadar çok fazla benefit (fayda) ve privilage (ayrıcalık) sunuluyor ve milletperver damar o kadar besleniyor ki, muazzam sayıda asker bulabiliyorlar. İnsanlar “Ben asker olacağım!” diyorlar, “Off, nasıl tecil ettirsem, nasıl kaçsam şu mecburiyetten.” veya “En verimli çağda bilmem kaç ay yalan oluyor.” demiyorlar. 🙂

Bu iş böyle olur, zorlamayla değil.