(Olası) Celal Şengör Yayını ve Eleştiriler Hakkında

prof-celal-sengor-diski-yedirmek-iskence-degil-7903622_x_5788_o

Son günlerde aşırı yoğun olduğum ve bir takım sıkıntılarla uğraştığım için Celal Şengör’ün Evrim Ağacı’nda canlı yayına katılmasıyla ilgili eleştirilere yanıt veremedim. Zaten ilk heyecan da geçmiş bu süreçte, iyi olmuş.

Eleştirilerin genellikle 2 noktada odaklandığını anlıyorum:

1) Celal hoca militaristtir, sol düşmanıdır, solculara ve Kürtlere bok yedirilmesini “Ben de bal gibi yerdim.” diyerek adeta güzellemiştir (sonra da kıvırmıştır), akademisyenlerin sırf solcular diye okuldan atılmasına destek olmuştur, Hegel’e “salak” diyecek kadar cahildir, Marx’ın kafasının çalışmadığını düşünmektedir, solcuların gerzek olduğuna inanmaktadır, Kenan Evren ve general sevdalısıdır, 12 Eylül’ü ayakta alkışlamış ve desteklemiştir, darbe-sonrası yaratılmış bir projeden ibarettir, vb.

2) Evrim Ağacı bir faşiste platform vermektedir. Başka jeolog mu kalmadı?

Kendimi sosyalist olarak tanımlayan, ABD’deki Berkeley Üniversitesi olayları (bkz: Milo Yiannopoulos) gibi olaylarda öğrencilerin tarafında olmuş biri olarak, bu eleştirilere yanıt değil ama “Neden bu eleştirilere rağmen bu yayının olması gerektiğini düşünüyorum?” sorusunu yanıtlamaya çalışacağım.

Neden böyle bir dolaylı soruya yanıt veriyorum da eleştirilere doğrudan “yanıt” vermiyorum? Çünkü iki eleştiriye de kısmen veya tamamen katılıyorum.

İlkine tamamen katılıyorum. Hepsi doğru, hepsi kaynaklı, hepsi “gerçeklere dayalı” (factual) bilgiler. Kimse aksini iddia edemez. Ve o görüşleri nedeniyle Celal Şengör’ün ya iğrenç bir insan olduğunu ya da konu bilim-harici meseleler olduğunda ne dediğini bilmediğini düşünüyorum. Zaten felsefe alanındaki yetkinliğini, bu alanda daha uzman olan insanlar çok kaliteli bir şekilde ele alıyorlar çeşitli gruplarda ve videolarda, bulabilirsiniz bunları da… Ama bilim-harici ve son noktanın birkaç sözcükle (“zırva”, “salak”, “aptal”, vb.) konulamayacağı meselelere geldiğinde kelimenin tam anlamıyla “boşboğazlık” yaptığını düşünüyorum.

Ki bu gibi meselelerdeki “kıvırmaları” da bunu gösteriyor. Mesela “bok yedirme” konusunda Sputnik TV’de ve diğer yerlerde yaptığı “izah”ların hepsini izledim. Kıvırmanın ve kıvırırken götü kurtarmayı becerememenin kitabını yazmıştır kendisi. Hani Cem Yılmaz’ın deyimiyle “sıçmış ve sıvamıştır”. 😀 12 Eylül’ü sırf öğrenci kavgalarını ve ölümleri bitirdi diye “alkışlaması” falan, temellendirmelerinin hepsini izlemiş olmama rağmen BENCE içler acısıdır. Burada “BENCE” kritik sözcük.

Bunları oturur sabaha kadar tartışırız. Ancak dediğim gibi, amacım bunlara yanıt vermek değil. Neden? Çünkü:

i) Ben Celal Şengör’ün kahyası veya koruyucusu değilim. Gidin sövün suratına, saçma sapan görüşlerini suratına çarpın, yanlış olduğunu söyleyin. Sizinle gelir, aynısını yaparım.

ii) Bunlar sonu olan konular değil. Zaten Celal’in anlamadığı da bu. Sonu olmayan konularda, son sözü söyleyebilecek konumda olduğu safsatasına düşüyor. Biz o hataya düşmemeliyiz. Bu tip siyasal, etik, ahlaki konuların henüz bir sonları olmadığını, tartışılmaya devam edilmesi gerektiğini ve bu konularda çeşitliliğin olmasının sağlıklı olduğunu anlamamız gerekiyor.

Ancak Celal Şengör, bu görüşlerinden ibaret de değildir. Gördüm, birçok kişi “Bir bilim insanını sırf bilim tarafı için değerlendiremeyiz. Sonuçta bilgisayarlara bizden iyi işlem yapabiliyorlar diye ödül vermiyoruz; çünkü insanlığın diğer özelliklerinden yoksunlar. İnsan bir bütündür.” gibi eleştiriler okudum. Doğru, katılıyorum (her ne kadar bilgisayarlara, özellikle Yapay Zeka’ya becerilerinden dolayı ödüller verildiği olduysa da 😛 ). Buna rağmen, Celal Şengör ekstrem bir vakadır. Kendisinin arka planı ve altyapısı, yoldan geçen herhangi birinin, hatta akademisyen olan birinin bile kolay kolay bir ömre sığdırabileceği şeyler değildir. Hatta onları da gördüm, “Muhtemelen o yaşa gelince biz de oralarda olacağız.” diyenler olmuş. Sizin iyiliğinizi istediğim için, “Yapın da görelim!” diyorum. Umarım bunları diyenler, o yaşlara gelince oralarda olurlar da koltuklarımızı kabartırlar, onlarla tanışık olduğumuz için gurur duymamızı sağlarlar. İnanın bunu kışkırtmak için söylemiyorum, eleştirilere katıldığım için, eleştiri sahiplerini tamamen anlayarak söylüyorum. Celal hocanın konumunu bir hedef olarak alın ve ondan iyisini yapın!

Öte yandan, farazi varsayımların ötesinde, bir de gerçek var: Celal Şengör, o akıl almaz konumların her birindedir. Zaten bu yüzden ekstrem bir vakadır. Bir düşünsenize, şimdi diyelim ki bilmem ne üniversitesinden bir Yrd. Doç. Celal’in 1 numaralı eleştiride söylediklerini söylemiş olsun. Adamı silerler. Celal’in silinmeme nedeni nedir? 2 şey:

i) Akademik arka planının tartışmaya yer bırakmayacak parlaklığı. Gerçekçi olalım. Birçok akademisyenin anca hayallerinde göreceği bir konumda Celal Şengör.

ii) İnanılmaz bir iletişim platformuna sahip olması. Celal hoca, tayfasıyla birlikte büyük küçük her çeşit TV’den radyoya kadar inanılmaz geniş bir yelpazede insanlara ulaşıyor. Sözleri milyonlar tarafından dinleniyor.

Zaten bu durum, 2. eleştiriye de bakış açımı oluşturuyor: “Evrim Ağacı Celal Şengör’e platform sağlıyor.” Cidden mi? Evrim Ağacı, Celal Şengör’ün insanlara erişme potansiyeline ne kadar bir katkı yapacaktır sizce? Ya da Celal Şengör’ün Evrim Ağacı’nda konuşmaması sağlansa, ne kadar bir kitleyi yitirecektir Celal Şengör? Dikkate değmeyecek kadar. Bu konuda kimin kime prestij ve platform sağladığı sorusu dikkatli ve gerçekçi bir şekilde ele alınmalı. “Evrim Ağacı” ve “Celal Şengör” ikilisinde, kimin kime prestij sağlayacak gücü olduğu bence açıktır.

Daha önemlisi… Evet, Celal Şengör kadar iyi, hatta belki daha iyi jeologlar, jeofizikçiler, evrimsel biyologlar, bilim insanları vardır ülkemizde (bunları bir bir bulup göstereceğiz canlı yayınlarımızda). Ancak, hadi Celal Şengör’ün akademik arka planını tamamen bir kenara koyalım. Onun halk arasında bilime karşı uyandırdığı heyecanı uyandırabilen kaç kişi vardır? Depremlerle ilgili bir yayın yapsak, o kişinin tuhaf çıkışları olsa, eleştirmenler arasında bile bu kadar ses getirir miydi? Onu da geçtim, 85.000 takipçisi olan sayfamızın canlı yayınlarının izlenme metrikleri ortadadır. Bizim için elbette bu dert değildir; ancak Celal Şengör’ün popülist gücü ile herhangi bir akademisyenin boy ölçüşmesi imkansızdır. Tamam, zaten bu nedenle ve Gelecek Bilimde yayınlarımız, buna tekrar geleceğim az sonra. Ancak Celal Şengör sayesinde dikkatini çekebileceğimiz insanları eleştirel düşünceye sevk etme ve belki, sadece belki Celal Şengör’ün bile sorgulanabilir olduğunu, karşısında durulabilir olduğunu, her sözünün doğru olmadığını gösterecek bilimsel altyapıyı zaman içerisinde kazandırma potansiyeline ne diyeceğiz? Bunu görmezden mi geleceğiz? Çünkü Evrim Ağacı, Celal Şengör’ü yayına alarak “değişmiyor”, bunun altını çizmek gerekir. Evrim Ağacı 3 sene önce neyse, 5 sene sonra da ilkeler olarak o olacak… En azından olmaya çalışacak…

Şimdi… Bu durumda şu ortaya çıkıyor: Celal Şengör’ün Evrim Ağacı’nda ağırlanmaması gerektiğini düşünmenin iki temel sebebi olabilir:

i) Prensip olarak,

ii) İdeolojik olarak.

Prensip olarak Celal’i ağırlamamamız gerektiğini düşünme, az önceki sorumun yanıtına farklı bir boyut katıyor: Evet, Celal’i ağırlamamak belki onun insanlara erişme miktarına dikkate değer *miktarda* etki etmez. Ancak *etki eder*. Prensip olarak bu yeterlidir. Katılıyorum! Eleştirileri okuduktan sonra arada kalmama neden olan ana sebep bu oldu zaten… Bir noktada yayını iptal etmeyi ve/veya yayına katılmamayı düşünme noktasına da bu nedenle geldim. Tabii bunlar aşırı hızlı yaşanan şeyler, son birkaç günkü yoğunluğumla birleşince “anlık” olduğu bile söylenebilir. Fakat zaman buldukça eleştiriler üzerinde kafa yormaya çalıştım. Tarafsız bakmak çok önemli çünkü benim için, kişisel bir iş değil bu zira, bir “Evrim Ağacı” meselesi…

Ancak ii numaralı sebep üzerinde kafa yormak, yayının yapılması gerektiği konusunda karar kılmama neden oldu. İdeolojik olarak Celal Şengör ile değil, Celal Şengör’ü ağırlama planımız olduğu için bizi eleştirenlerle aynı taraftayım. Hatta içgörülü olduğum zaman, belki bir başkası yapacak olsaydı onları “hata yapmak” ile yargılayabilirdim, bilmiyorum.

Ne var ki ii numaralı gerekçe, insanların Celal Şengör’ün “ideolojik kimliği”nin, “bilimsel kimliği”nden ön planda olduğunu düşündüğü varsayımına dayanıyor. Çünkü eğer ki Evrim Ağacı Celal Şengör’e gerçekten bir platform veriyorsa, korkulan Şengör’ün “hatalı düşüncelerini” bu insanlara yayacağıdır. Lakin durum bu değil. İki sebeple:

i) Konumuz siyaset ya da felsefe olmayacak, depremlerden, evrimsel biyolojiden, modern bilimden, Türkiye’de bilimden, vs. konuşacağız. Sanıyorum Celal Şengör’ün bu konudaki açık ara yetkinliğini oturup pek uzun tartışamayız.

ii) İnsanlar Celal Şengör’ün ideolojisini takmıyorlar. Bir süredir gözlemliyorum, Celal’in ideolojik taraflarını seven insanlar genelde bizim “klasik CHP’li” veya “Atatürkçü” kitle. Sağcılardan hiç Celal Şengör güzellemesi duymadım, siz duydunuz mu? Ülkede elitist ve militarist insan mı var zaten? Dolayısıyla Celal Şengör’ün ideolojik kimliği, kendine özgü, abuk subuk bir görüştür. Kimse “Oooo Celal baba Marx’a şöyle demiş, o zaman Marx şöyledir.” demiyor. Zira Marx’a giydirmek isteyen adamın Celal Şengör’e ihtiyacı yok, yığınla sağcı/muhafazakar ve liberal, oturmuş literatür var zaten. Celal Şengör bu tartışmada “alakasız bir nesne”dir bana kalırsa…

Bunu birazcık düşününce, Evrim Ağacı ailesinin çoğunluğunun Celal Şengör’ün fikirlerine neden değer verdiği/vereceği konusuna gitti kafam. Cevap, hiçbir kuşku ve tartışmaya yer olmayacak biçimde, Celal Şengör’ün bilimsel kimliği ve bu kimliği harika bir şekilde pazarlıyor olmasıdır. “Pazarlama”yı genelde kötü anlamda kullansam da, burada o kimliğin popülist bir şekilde aklımızda canlanan “bilim insanı” figürüne hitap edecek şekilde kullanılmasını kastediyorum. Denildiği gibi, Celal Şengör’den başka yığınla bilim insanı var, evrimi, jeolojiyi, bilimi anlatabilecek (hoş, hepsini birden ve Celal Şengör’ün derinliğinde anlatabilecek olanların sayısı konusunda soru işaretlerim var). Zaten Gelecek Bilimde yayınlarımızın ana hedefi de bu kişileri ortaya çıkarmak, onlarla araştırmalarını konuşmak, hayat görüşlerini dinlemek, vs. İş, Celal Şengör gibi her şeyi belli ve televize edilmiş insanlar olunca sıkıntı oluyor tabii. Mesela geçenlerde çıkardığımız hocalardan birisi yaratılışçı çıktı, bilmiyorduk. 🙂 Bu durum, onun akademik başarılarına gem vurur mu? İşte konu bu… Belki sıradan biri olduğunda, daha büyük bir gem vurur. Ancak akademik sicili ülke standartları çerçevesinde bu kadar parlak olduğunda, “göz ardı edilebilir” ya da “ana konu haline gelmediği müddetçe tolere edilebilir” olabilir (yukarıda izah ettiğim “prensip meselesi” haricinde tabii; prensipler devreye girdi mi, en ufak “yamuk” kabul edilemez olacaktır).

Dolayısıyla… Benim “Çağrı Mert Bakırcı” olarak elbette belli başlı sorumluluklarım var. Ancak “Evrim Ağacı kurucusu ve idari sorumlusu” olarak bambaşka diğer sorumluluklarım var. Benim endişem, benim ideolojim ile uyuşan isimleri ağırlamak değil; eğer öyle olsaydı, yayınların ana sunucusu olan Burak’ı zaten kafadan almamam gerekirdi; zira kendisiyle siyasi olarak apayrı kutuplardayız.

Benim öncelikli derdim, Türkiye’de bilimsel gelişime ve bilimin halk arasında doğru bir şekilde yayılmasına ön ayak olmak. Bu noktada prensipler bugüne kadar büyük yol gösterici oldu (bkz: Evrim Ağacı İlkeleri). Lakin siyasi ve dinî ideolojiler devreye girdi mi, konular çok muğlaklaşıyor ve ayrımı yapmak her zaman kolay olmuyor. Kritik nokta şu: Spesifik olarak şu veya bu kişi için “ideoloji”, “bilimsel kimlik”ten önce gelebilir. Ancak bilimseverlerin veya bilime meraklı insanların çoğunluğuna baktığımızda bu durumun böyle olmadığını görüyoruz. Evrim Ağacı okurları arasında bu hiç böyle değil; bilimsel kimlik, hele ki Celal Şengör gibi biri söz konusu olduğunda, diğer tüm kimliklerden önce geliyor. Dolayısıyla bu, ana görevimize yük bindiriyor. İdeolojik meseleleri, en azından “Evrim Ağacı” olarak davranırken ikinci plana atmamı gerektiriyor.

Yani ne yazık ki 1 numaralı eleştirinin içeriği doğru olsa bile, bu eleştiri sayesinde varılan “Celal Şengör bu nedenle ağırlanmamalıdır.” sonucunun temel varsayımı hatalı. Evet, “sol cenah” olarak bilinen veya kendini öncelikle siyasi ideolojilerle tanımlayan kişilerde bu perspektif öncelikli ve baskın olabilir. Fakat hele ki siyasetten ve siyasi tartışmalardan birçoklarının bıktığı ve bir çıkış arandığı şu günlerde, birçok insan için bu varsayım hiç doğru değil! Bu kişiler için bilimsel kimlikler, hele ki bu kadar ön planda olan isimlerde, siyasi kimliklerden önce geliyor. Bu durum, Evrim Ağacı’nı takip eden ve genel olarak bilimsever kitlenin büyük çoğunluğu için doğrudur diye tahmin ediyorum (bir anketle doğrulayabilir veya yanlışlayabiliriz elbette). Yani bu kişiler, siyasi açıdan en saçma şeyleri söyleyen birini bile, eğer ki bilimsel kimliği yeterince oturmuş ise sineye çekebilmekte ve değer vermektedir. Bu kötü bir şey mi, iyi bir şey mi tartışılır. Bence iki tarafı da bulunuyor işin…

Ama ne olursa olsun, bu tip bir “bilim kimliği, siyasi kimlikten önemlidir” algısını bireyler olarak kabul etmesek bile, en azından “Evrim Ağacı” olarak davranırken görmemiz ve kabul etmemiz gerekiyor. Çünkü aksi takdirde, kaçınılmaz bir şekilde siyaseti bilim önüne geçirmiş oluyoruz. Bunun “sansür” ve “ideoloji” gibi kavramları ön plana çıkarıyor olması, bilimsel aydınlanma anlamında kaş yaparken göz çıkarmamıza, daha kötü sonuçların doğmasına neden olabilir. En azından ben oturup düşündüğümde bu sonuca varıyorum.

Fakat Şengör’ü ağırlamayı prensiplerden tamamen kopma olarak da görmemek lazım. Öyle bir şey anca Celal Şengör’ü yayına çıkarıp sol-sağ kavgası yapsaydım olurdu (İlkelerimiz’deki 2. ilke ile çelişirdi). Tam tersine, bunu bir fırsat olarak görmek mümkün… Bunun için 3 temel neden sunacağım:

Örneğin Celal Şengör’e, doğrudan 1 numaralı eleştirideki noktaları ele alan, ancak spesifiklere girmeden, çok ama çok önemli olduğunu düşündüğüm bir soru hazırladım. Buna vereceği cevabı, sizlerin Celal Şengör’ü nasıl değerlendirdiğinizi değiştirebilir (daha da kötü veya daha iyi bir yönde olabilir; illa sevdirecek ya da seviyorsanız sevmekten cayıracak bir soru değil). Yani bana gelen eleştirilerin öznesi olan öfke ve hayal kırıklığına dair ortak endişemizi kendisine aktarmaya çalışacağım (elbette ana konumuz o olamaz; ancak değinmek için elimden geleni ardıma koymayacağım).

İkincisi, söz konusu TV ve radyo yayınlarında Celal Şengör’ü ağırlayan insanlar ya konsept gereği, ya kendi ideolojileri gereği, ya da kalitesizliklerinden ötürü (kimi zaman bunların bir karışımı dolayısıyla) sürekli aynı çerçevede döndürüyor konuyu. Bu nedenle Şengör’ün ağız tadıyla bilim anlattığı yayınların sayısı da inanılmaz azaldı. Ben birazcık işe denge getirmek ve işi akademik/popüler bilim düzlemine çekmek istiyorum. Celal Şengör ideolojik ayıplarına tamamen kayıp olup gitmeden önce, belki de son zamanlarda nadiren olan bir şeyi yapıp, gerçekten bilim konuşalım istiyorum. Bakarsınız Russel Wallace gibi, akademik anlamda her şeye sahip olabilecekken, hayallere kapılıp kayıp gitmiş bir bilim insanının arkada bıraktığı önemli bilimsel kayıtlardan biri olur, kim bilir?

Son olarak, üçüncüsü, Celal Şengör bizi daha önceden son dakikada satmaya çalışmıştı (evet, bu Şengör ile yapacağım 2. “önemli” iş), bunun tekrar yaşanmayacağının bir garantisi yok. Belki de boşa dil döktük; ancak en azından perspektiflerin tartışılması ve daha iyi bir perspektife ulaşabilmek adına fırsat oldu bu, ola ki gene satacak olursa bizi Şengör.

Şengör ile olacak yayının tanıtım videosunda da dediğim gibi: Herkesi eşit derecede tatmin etmem imkansız. Ancak en büyük çoğunluğa, en büyük faydayı sağlamaya çalışabilirim. Bu, kimi zaman kendi, ŞAHSİ ideallerim, ideolojilerim ve prensiplerinden kimi zaman satma değil ama sapma anlamına gelecek olsa bile. Kâr-zarar dengesini kendimce yaptığım zaman, faydalar ağır basıyor. Bu nedenle eleştirilerinize belki hiçbir zaman cevap veremeyeceğim, çünkü size katılıyorum; ancak bu eleştirilere *rağmen* yayının neden yapılması gerektiğini aktarmak istedim.

Eğer bu anlattıklarım eleştiri sahipleri için yeterli değilse, ki olmayacağına neredeyse eminim, aflarına sığınıyorum. Hep dediğim gibi, bu tip gönüllülük işlerinde biraz da “Olduğu kadar…” demeyi bilmek gerekiyor.

Bu konuya son birkaç günde kafa yorum, fikirlerini aktaran herkese teşekkürler.

Sevgiler.

Literatür Taraması Nasıl Yapılır?

Soru: Literatür taraması nasıl yapılır?

Cevap: 

Bunun “herkesin kendince geliştirdiği” bir yöntemi var bence. 🙂 Ama ben genellikle Wikipedia’dan başlıyorum, en derli toplu halde orada bulunduğu için. Temel bilgileri aldıktan sonra, hemen alttaki referanslarından makalelere geçiyorum. Genellikle bu makaleler, Wikipedia’nın kendisi kadar derli toplu olmuyor. Bu nedenle Google Scholar, SpringerLink ve WebofScience’a gidip (genelde Google Scholar yeterli oluyor ama), aramak istediğim konuya ait anahtar sözcükler + “review” sözcüklerini yazıyorum. Bu, genellikle review makalelerini veriyor ki bunlar, konunun en uzmanı olan kişiler tarafından, o konu hakkındaki birçok araştırmayı bir arada toplayıp “olayı anlatan” makalelerdir. Onlardan en azından 2-3 tane bulabilirsen (yıllara dağılmış halde olur zaten genelde) çok faydalı oluyor. Sonrasında, o makaleler içerisindeki referanslardan dikkatini çeken ve araştırma konunla daha ilgili olduğunu düşündülerine geçmek gerekiyor. Sonra da o makalelerin atıfta bulunduğu diğer makalelere sıçramak gerekiyor (bu süreçte Google Scholar güçlü bir araç).

Böylece dallanan bir süreç literatür taraması. Çok basit bir temelden başlayıp, literature review (state of the art olarak da biliniyor bazen mühendislikte) makalelerine geçip, referanslar üzerinden adım adım tarama sahasını genişletmek. Bu süreçte ben kritik makaleleri bilgisayarda tutmak yerine basmayı ve üzerlerine notlar almayı da tercih ediyorum, böylece makaleler içerisinde kaybolmamış oluyorum (ki literature review’ın en büyük sorunudur bence bu). 🙂

Kolay gelsin.

 

Devam Sorusu: Literatür taramasının belirli bir yöntemi yoksa nasıl bilimsel sayılıyor? Wikipedia ve Google scholar ile olacak kadar kolaysa neden herkes akademisyen değil? Bir de merak ettiğim, hangi noktadan sonra ‘taramamı bitirdim’ diyebiliyorsun?

Cevap:

Literatür taraması kendi başına “bilimsel” bir şey değil. Bilimsel bir şeyi öğrenme biçimi. Aynı şeyden mi bahsediyoruz bilmiyorum ama literatür taraması sonucunda bilim konmuyor ortaya. Var olan bilim birey tarafından öğreniliyor.

İkinci soru kolay: Herkes akademisyen değil, çünkü çok az kişi bilime ve gerçeklere kafa yoruyor. 🙂 Geri kalan çoğu “öylesine bilgi” olarak görüyor. Akademisyenlerse asıl tutkuları olarak bunu belirliyorlar. Bir de, bu işin temellerinin öğrenilmesi için eğitime gerek vardır. Literatür taramasıyla kimse bilim insanı olamaz. Çünkü literatürde çok spesifik konular yer alır. Örneğin hiçbir makale evrimin nasıl işlediğini anlatmaz, zaten o sahadaki herkes bilir onun nasıl olduğunu (ya da çok daha temel ders kitapları ve makalelere bakmak gerekir). Bu nedenle, literatürü inşa eden, “Akademi” denen bir kurum vardır (buna günümüzde Üniversite deniyor). Bu Akademi, öğrencileri belli bir bilim sahasında temel bilgilerle donatır. Onun üzerine ileride akademisyen olacak birey, bir şeyler inşa eder. Sadece kitapların resimlerine bakmakla olacak bir şey değil maalesef. Bundan ötürü de herkes akademisyen değil.

Hemen hemen hiçbir noktadan sonra taramamı bitirdim diyemezsin. Tabii alanın genişliğine bağlı, bazı konular dar kapsamlıdır, bazıları çok geniştir. Ama çoğu zaman “her şeyi öğrenmek” değildir amaç, ömür yetmez buna. Ancak o alanın belirli bir noktasında bugüne kadar yapılanlar öğrenilebilir. Sonrasında eksikler ve yapılmayanlar tespit edilir, bunların nasıl doldurulabileceğine kafa yorulur, bu çözümler daha önce yapılmış mı diye tekrar bir tarama yapılır, yoksa araştırma yapılır, makale yazılır ve boşluk doldurulur. Bilim de böyle işler. Senden sonra gelen, senin ve senden öncekilerin o alandaki yaptıklarını öğrenip, diğer dallardan gelen yeni bilgileri ve kendi zekasını kullanarak onu geliştirmeye çalışır. Böyle böyle bilim ilerler.

Referans Mektubu Nasıl Alınmalı? Sözlü Mü, Yazılı Mı?

Soru: Referans mektubunu somut bir mektup şeklinde mi alıyorsun yoksa sadece ben referansın olurum sözünü mü alıyorsun?

Cevap:

Öncelikle söz alman gerekiyor. İlk adım o. Fakat bir başvuru sırasında yazılı olması gerekiyor. Ama söz aldıysan bir hocadan, yazılı almak da zor değil.

Okullar genellikle referansın kendi sistemleri üzerine hoca tarafından elektronik olarak girilmesini istiyorlar. Sen okul başvurusu sırasında söz aldığın hocayla konuşup, referansın konuştuğunuz gibi lazım olduğunu söylüyorsun. O da tekrar tamam diyecektir muhtemelen. İşte o zaman, hocadan mail ve telefon alıyorsun ve okul başvuru sistemine giriyorsun. Sistem otomatik mail atıyor hocaya, hoca da ya daha önceden hazırladığı bir mektubu giriyor, ya da sıfırdan yazıyor. Çok gerek kalmadıkça (kritik bir karar olmadıkça) telefonla aramıyorlar. Eposta üzerinden olunca, .edu uzantılı adresten olduğu için resmi oluyor. Kandırılma şansı çok daha düşük oluyor okulların.

Genelde böyle işliyor. Kimi hoca ise sana referans mektubunu yazılı olarak veya maille önceden atabilir, çok meşgulse ve uğraşmak istemezse. Ama bunun resmiyeti çok daha düşük. Okullar güvenmiyor sana gerçekten mektubu aldın mı, kendin mi hazırladın diye. Fakat kendi yüklediğin mektupları kabul eden sistemler olduğunu duymuştum hiç rast gelmediysem de… 🙂

İşte böyle kabaca… Umarım faydalı olmuştur. 🙂

Felsefe ve Dinin Hayatımızdaki Yeri Ne Olmalı?

Soru: Bilim-din ilişkisine yaklaşımın tamamen hatalı değilancak “bence” eksik.Bilimsel kuramların, özellikle evrenin ve hayatın kökenine dair olanların felsefi “ima”ları vardır. Bu”imalar” bilim felsefesi ve din felsefesi ara kesitinde tartışılabilir ve tartışılıyor. İnançdan, felsefeden izole bir zihin düşünülemez

Cevap:

Düşünülebilir de tartışma için düşünülemediğini varsayalım. Elbette hayatta her şeyin dini ve felsefi tartışması yapılabilir. İstediğimiz gibi de yaparız. Ama tartışma sonucu vardığımız yargılar gerçek mi? Bunu nasıl bileceğiz? İşte bunu sadece bilim doğrulayabilir ya da yanlışlayabilir. En azından bugüne kadar hep böyle oldu, şimdi de durup dururken değişmeyecek. 🙂 Din ve felsefe düşünsel anlamda çok iyi bence, olmalı bir miktar mutlaka. Ama insan hayatını dikte etmemeli. Tabii eğer rasyonel, realist ve bilim temelli bir hayat sürmekse amaç. O yüzden destekleyici olmalılar ama asla bilimin önüne geçirilmemeliler. Bence…

Hipotezler Teori, Teoriler Kanun Olur Mu?

Soru: Hipotezler doğrudan kanun olablir mi yoksa önce teori mi olmaları gerekir? Ben teoriler içerisinde birden fazla şey barındırdığı için bütünüyle kanıtlanması gerekmez, o yüzden hiçbir zaman yapısı gereği kanun da olmaz diye biliyorum. Bu işin aslı nedir?

Cevap:

Hiçbir teori kanun olmadı, olmuyor ve olmayacak. Bunu bir bilelim. Teoriler kanunları kapsarlar, kanunlar teorileri değil. Kanunlar, kendi kendini tekrar eden olaylar ve olgulardır. Bunlara yönelik tekrar tekrar, bağımsız olarak yapılan gözlemler ve bu gözlemlerin doğrulanması sonucu ortaya çıkarılırlar. Kanunlar, evrene ait temel gerçeklerdir. Hepsi bu. “Cisimler düşer” ve “canlılar evrimleşir” gibi önermeler kanunları ifade eder. Ama nasıl düştüklerini, neden evrimleştiklerini açıklamaz kanunlar. Bunu sadece teoriler yapabilir. Teorileri de inşa ederken hipotez denen ara basamakları kullanırız. Belli bir şey şu nedenle ve şu şekilde şöyle oluyor olabilir mi? Bu bir hipotez sorusudur, test edilip doğrulandıkça (daha doğrusu yanlışlanamadıkça) iyi bir hipotez olduğu anlaşılır ve teorinize dahil etmek için iyi bir aday olur. Bu şekilde iyi hipotezleri birleştirerek bir veya birden fazla kanunun neden ve nasıl o şekilde işlediğini açıklayan bilgi bütününe teori deriz. Bundan da anlaşılacağı gibi, hiçbir teori kanun olamaz, çünkü kanunlar teoriler içerisindeki ufacık parçalardır. Teoriler onları hem içerirler, hem de neden ve nasıllarını açıklarlar. Örneğin canlıların evrimleşmesi bir doğa yasasıdır, bir kanundur. Çeşitlilik olduğu, seçilim olduğu, canlıların popülasyonları sınırlı büyüklükte olduğu, iç döllenme şansı olduğu ve üremenin rastgeleden ziyade tercihlere bağlı olduğu her canlı popülasyonu evrimleşmek ZORUNDADIR. Bunu hem biyoloji, hem de matematik dikte eder (bkz. Hardy-Weinberg Dengesi). Buna evrim yasası denir. Ancak nasıl evrimleşir, neden evrimleşir, ne yollarla evrimleşir bunu Evrim Teorisi açıklar. Evrim Teorisi asla Evrim yasası olmayacak. Çünkü zaten öyle bir şey var ve Evrim teorisi içinde bir parça. Teorinin açıklamaya çalıştığı ana unsur.

Bilim Din veya Tanrıyla İlgilenir Mi? Neden?

Soru: Bilim tanrının varlığıyla ilgilenmez sözüyle benim kalbimi fethettin be abi. Dini inancı olan bir bilimadamı olarak bunu aklı başında bir insandan duymak beni mutlu ediyor. Güzel adamsın.

Cevap:

Böyle düşünmenize sevindim. Ben dinle ilgilenebilirim, sen, o, bu, şu ilgilenebilir. Ama bilim ilgilenmez. Buna karşı çıkacak binlerce insan vardır, eminim. Ama yanılıyorlar. Din ve Tanrı, yapısı gereği dokunulmazlığa sahip sistemler. Bilimin elini kolunu bağlayan sistemler. Doğru ya da süper olduklarından mı? Hayır, bilimsel düşüncenin temas edemeyeceği şekilde tasarlandıkları için. Yani bu şey gibidir, zıplayarak bulutlara dokunabilir misiniz? Ya da koşarak gökkuşağının yere dokunduğu noktaya ulaşabilir misiniz? Hayır. İşte o nedenle bulutlara dokunmak için durmadan zıplayan tipler görmeyiz. Gökkuşağına doğru koşturan tipler görmeyiz. Bilim ve din arasındaki ilişki de kabaca böyledir. Bilim ne bulguya ulaşırsa ulaşsın, din kendine dokunulmayacağı şekilde adapte olabilir, form değiştirebilir. Bu sebeple bilim, dinle uğraşmaz. Gerçeklerle, var olanlarla uğraşır. Onlardan çıkan sonuçları değerlendirmek insanların bileceği iştir. Bilim dini inançların geçerliliği ile ilgili doğrudan bir şey söylemez. Ancak dini önermelerin “gerçekmiş gibi” sunduğu şeylerle ilgili, istemeden de olsa söz sahibidir. Yani daha önce anlattığım bir konu mesela, “ezan çiçekleri” denen akşam çuhaçiçeklerinin ezan nedeniyle açtığını söylüyorsa biri, adama gülerler elbet (zira o çiçeklerin ışığıyla oynayarak istediğiniz zaman açmasını sağlayabilir, manipüle edebilirsiniz, çünkü ezanla değil, Güneş’e bağlı olarak açıp kapanırlar). Ya da çocuğun tekinin üzerine dermatografi nedeniyle ailesi tarafından yazılmış Arapça harflerin aslında çocuk istismarı olduğunu bilim söyleyebilir. Bunlar, dini inançların gerçeklerle harmanlanmasının sonucudur ve bilim bunlarla ilgili elbette söz hakkına sahiptir. Ama hani “Sen Tanrı’ya inanıyorsun, bu bilimsel olarak saçmadır.” gibi bir laf, bilimin değil, anca kör bir şekilde insanların inancına saldırmak isteyen birinin ağzından çıkabilir. Bilimsel olarak saçma değildir, tam tersine, psikoloji ve sinirbilim insanların neden inanma ihtiyacı duyduğunu açıklayabilir, sosyoloji dinin evrimini inceleyebilir. Bireylere inançlar saçma gelebilir, inançların söylediği gerçeklerle harmanlanmış şeyler bilimsel olarak geçersiz olabilir, ancak inançlar bilimsel olarak saçma olamaz. 🙂 Bilim bununla ilgilenmez.

Madem Bilim 0 Gerçeğe Ulaşamıyor, Ona Neden Güveniyoruz?

Soru: Şu bilimin mutlak gerçekleri bulamaması konusu ne olacak ? Mesela bir şey keşfediliyor fakat daha sonra onun yanlış olduğu anlaşılıyor fakat ondan sonra onun yerine konanın da yanlış olduğu anlaşılıyor vs. Madem yanlış neden yıllarca bir yanlışa inanıyoruz ?

Cevap:

Çünkü kanıt temelli bir düşünce sistemi bilim. Bir hastaneye gittiğinde, semptomlarına göre mi tedavi edilmek istersin, rastgele, doktorun o anda keyfinin çektiğine göre mi? O tedavi belki doğru tedavi olmayabilir, ancak semptomlara yönelik en akılcı açıklamadır.

Bilim de böyledir. Unutmamak gerekiyor ki bilim, hatalarını yine kendisi bulan bir sistem. Yani bilime hatalarını bilim haricinde bir sistem göstermiyor. Dolayısıyla elimizde olan en iyi şey bilim şu anda. İster rastgele fikirlere kapılabilirsin, ister var olan verileri en iyi açıklayan sisteme. Sana kalmış. Ancak akılcı olan, bilimin gösterdiğini seçmektir.

Yani diğer tüm opsiyonlar çok daha berbat ve korkutucu olduğu için bilimin izinden gidiyoruz. Kusursuz değil ve öyle olduğunu kimse iddia etmiyor; ancak diğer olasılıklar çok fena, o yüzden pırıl pırıl parlıyor bilim onlar arasında. 🙂

Devam Sorusu: Bilim asla mutlak doğruyu veremez. O zaman neden bilime bu kadar değer verilmeli? Sonsuz bir mutlak doğru arayışı için mi?

Cevap:

Evet veremez. Ama diğer bilgi türleri bunun milyarda birini bile veremiyor. Dolayısıyla bilim, şu anda gerçeği arama yolunda sahip olduğumuz yegane araç. Bu nedenle bu kadar önem vermek zorundayız. Hatta bu kadar bile değil, şu anda insanlığın bilime değer verdiği bile söylenemez. 🙂 Daha yeni başlıyoruz bilimle ilgilenmeye…

Bir de, bilim %100 gerçeği veremez derken, sanki %3 gerçeği verebilirmiş gibi bir algı da yaratmamak lazım, o da hatalı olur. Bilim %100’ü veremiyor belki ama %99’u verebiliyor. Onu kıymetli kılan da bu. Eğer “gerçeği” bilmek istiyorsak tabii… İstemiyorsak, neyle ilgilendiğin çok da önemli değil zaten… 🙂

Muhafazakarlar Evrim Ağacı’na Nasıl Yaklaşıyor?

Soru: Bir anadolu şehrinde yaşıyorum, abdden mezunum ve önümüzdeki yıl master için de kabul aldım. Ufak bir evrimsel biyoloji etkinliği düzenledi bir öğnci klübü burda ama başımıza bela aldık. Konuşmacı oldum ve kapımdaki polislere ara sıra çay götürüyorum. :/ Böyle şeyler yaşadınız mı? Tehditler vs.?

Cevap:

Hayır, hiç sorun yaşamadım. Neyi nasıl söylediğini bilmek gerekiyor bu konuda. Amaç kimseyi rencide etmek, rahatsız etmek değil. Dini inançlarına saldırmak değil. Hatta ben bir şey iddia etmiyorum bile, bilimsel gerçekleri aktarıyorum. Dolayısıyla anlatana kızmak bile anlamsız. Yine de, sadece konuya değil, kitleye hitap etmeye çok hakim olmadan bu işe kalkışmak akıl karı değil bence. Başımdan geçen bir şeyi anlatayım:

Ankara’nın Mamak bölgesinde Çağrıbey Anadolu Lisesi’ne gittik sunum yapmaya. Olabilecek en tutucu okullardan/yerlerden birisi; ancak biyoloji hocaları müthiş aydın bir insandı. Neyse, anlatıyoruz evrim mekanizmaları falan filan, 3-4 tane omuzlarında ceket asılı genç geldi, en öne oturdu. Daha adamlar içeri girdiğinde salonda bir fısıldaşmalar falan oldu, “Ooo geldiler.” falan gibilerinden. 2 dakika sonra ekip arkadaşlarımdan birisi geldi ve “Bu çocuklar biraz sakatmış, dikkatli ol.” dediler. Dedim ne yapayım, bir şey yaparlarsa yapacak bir şey yok, normal şekilde devam edeceğiz.

30 dakika falan geçti aradan, en dikkatli onlar dinliyorlardı. Çıt bile çıkarmadan anlattıklarımı dinlediler. Sonra içeri birden ceketli elemanlar girdi. Önce dedim sıçtık, sonra meğerse öğretmenmiş adamlar. Müdür yardımcıları falan. Biyoloji hocasına bir şeyler dediler, bir 5 dakika sonra hoca yanıma yanaştı ve “Bir ara verebilir miyiz?” dedi. Çok mahcup gözüküyordu. Tabii dedim, ara verdik, müdürün odasına götürdüler bizi. Ama yolda bir özür diliyorlar, görmeniz lazım. “Hocam çok özür dileriz, elimizde değil, çok mahcup olduk” falan. Müdür de 45 dakika falan özür diledi, ODTÜ’ye öğrencileri getirme sözü verdi falan.

Ne olmuştu? Okulun din öğretmeni Başbakanlığı aramış. Bunlar müfredat dışı eğitim veriyorlar diye. Halbuki okulun bilim haftası kapsamında oradaydık. Başbakanlık da direkt emir göndermiş, “Etkinliği durdurun.” diye.

Biz çıkarken ne oldu peki? Öğrenciler şikayetçi olmuşlar, biz geri gelene kadar derslere gitmeyeceklerini söylemişler hocalarına. Tabii zorla girmişler derslerine ama haftalarca bizi tekrar ağırlamalarını istemişler hocalarından. Hatta o ülkücüler bile “Lan ben bile rahatsız olmadım anlattıklarından, bu din hocasına ne oluyor?” falan demişler. Ki din hocası dinlemedi bile, kapıdan şöyle bir bakmış, evrim konusu olduğunu görünce direkt aramış.

İşte insanların bilime böyle aç olduğunu görüp de, bir şeyler yapmamak mümkün değil. Bilimi bilim ve halk için, tüm ideolojilerden arınmış şekilde anlattığın müddetçe, kayaya bile öğretebilirsin. Hoş, kayaya bile öğretebilirsin işte ama bazıları ayak diriyor. Onlar unutulacaklar, bilim insanları hatırlanacak. Aradaki fark bu. 🙂

Bilimsel Makalelere Nereden Ulaşılabilir?

Soru: Sürekli bahsettiğiniz bilimsel makalelere nerden ulaşabiliriz? Muhteşem sayfanız haricinde başka Türkçe kaynak var mı ?

Cevap:

Makale arama motorları var, aslında sitede vermiştim ama şu anda kapalı site.

Google Scholar: http://scholar.google.com/
ScienceDirect: http://www.sciencedirect.com/
SpringerLink: www.springerlink.com

Bunlar birkaçı. Ama genelde makaleler paralı oluyor; bu sebeple üniversite ağı üzerinden bağlanmak gerekiyor. Bazı dergi siteleri ise ücretsiz olarak verebiliyor (şuradaki bağlantılardan ücretsiz olanlara ulaşılabilir: http://goo.gl/3dSwIJ).

Pek fazla Türkçe kaynak olmadığı için Evrim Ağacı’nı kurmak istedim zaten. Var elbette ama hani spesifik olarak tavsiye edebileceğim çok az var. Hele bilimle dini karıştırmadan, sadece bilimden bahseden hiç yok neredeyse… Bilim.org falan gibi siteler var sanırım ama içeriklerini tüm detayıyla bilmiyorum.

Devam Sorusu: ÇMB bu makaleler nasıl açılıyor? Çoğusunun sadece abstract kısmı görünüyor içeriği görünmüyor. Bazen makaleye ulaşabilen var mı diye paylaşımlar görüyorum. Ne demek istiyorlar ve tekrar soruyorum makaleler nasıl açılıyor. Ücretliler mi?

Cevap:

Evet, açık kaynak olan bazı dergiler haricinde hepsi ücretlidir. Ancak üniversiteler bu dergilere para öder ve öğrencileri de o üniversitelerin internet ağından başlandığı sürece bu makalelere erişebilir. Bu nedenle evden açmaya çalıştığında para ödemezsen sadece Abstract gözükür. 🙂 Eğer üniversite ağı VPN bağlantısına izin veriyorsa evden de açmak mümkün oluyor okulun ağına bağlanarak. Aksi takdirde maalesef mümkün değil.

En Temel Bilim Hangisidir?

Soru: Bütün Fen Bilimleri dallarının babası hangisidir? Ne olmazsa hiçbiri olmaz?

Cevap:

Fizik. Her şey evrenle başladı ve Evren’i tanımamızı sağlayan bilim fizik. Fizik olmasaydı da biyoloji ve bir miktar kimya yapabilirdik belki; ancak bu onların “temel” olmasından değil, fiziğin çok temel olması ve bunların artık onun üzerine çok kapsamlı bir şekilde inşa edilmiş yapılar olmasından. Hani çimentonun nasıl üretildiğini bilmeden de bir duvar üretiminde kullanabiliriz çimentoyu; ancak işi kapsamlı hale getirmek ve geliştirmek istiyorsak, çimento üretiminin de nasıl yapıldığını öğrenmek zorundayız. Bunun gibi…