Sherlock Harf / Kelime Efekti Kodu, Shakespeare, Şeyh Pir ve Evrim

maxresdefault (3)

Selam arkadaşlar,

Şu aralar BBC’nin şaheseri, Benedict Cumberbatch’in her zamanki gibi tanrılaştığı rollerden biri olan Sherlock’u 3. defa baştan sona izleme sürecindeyim. Cuma cuma okuldan çıkmışım, yorgunum, hiçbir şey yapmak istemiyorum falan… Derken, Sherlock’taki hastası olduğum “harf/kelime efekti” geldi aklıma. Hani şu bir şeyi düşünürken gözünün önüne kelimeler geliyor da, böyle harfler rastgele değişerek sonunda bulması gereken kelimeye (ya da bir tahmine) dönüşüyor falan. Şu harflerin “değişmesi” olayı kısaca… 🙂 Durun, düzgün anlatamadım. En iyisi size özel bir video hazırlayayım. Sonuna da sürpriz koydum, umarım beğenirsiniz. 😉

 

 

Anladınız mı demek istediğimi?  Hah…

İşte onu MATLAB’da yapan ufak bir kod yazmak istedim, canım başka bir şey istemediğinden bugün. Kısa sürede çıktı ortaya, kısacık bir şey. Dileyenler için SherlockEffect adını verdiğim kod burada:

function []=SherlockEffect(word)

% word=’MONKEYS CAN WRITE HAMLET’; %give a word or a sentence to match
alphabet=[‘a’:’z’,’A’:’Z’,num2str(0:9),’ ‘]; %define the English alphabet and add numbers
alphabet=[alphabet(alphabet~=’ ‘),’ ‘]; %get rid of extra spaces, add just 1 space to capture word spacing in sentences

r=randi(length(alphabet),1,length(word)); %pick random numbers between 1-63 (26 uppercase letters + 26 lowercase letters + 10 numbers + 1 space) for each letter
randword=alphabet(r); %pick random characters from the alphabet
check=word==randword; %check if they match and create a check matrix

foundword=zeros(length(word)); %initialize foundword for speed

while ~all(check) %as long as there are letters that did not match
check=word==randword; %check if they match and create a check matrix
pos=find(check==1); %get the positions of the matching characters

foundword(pos)=word(pos); %create a foundword array with the correct values

r=randi(length(alphabet),1,length(word)); %pick random numbers between 1-37 (26 uppercase letters + 26 lowercase letters + 10 numbers + 1 space) for each letter
randword=alphabet(r); %pick random characters from the alphabet

randword(pos)=foundword(pos); %replace the random letters with previously found once to prevent overwriting

fprintf(‘%s\n’,randword) %print the current estimation
pause(0.05) %pause a bit to show humans
clc %clear the command window for a nice effect
end
fprintf(‘%s\n’,randword) %print the final word
fprintf(‘Code terminated.\n’) %termination message
end

Burada commentler düzgün gözükmediği için okuması zor olabilir; ancak MATLAB’a kopyalayıp yapıştırırsanız okuması çok daha kolay kodu burada gözüktüğünden. Açıkça yorumladım; ancak Türkçe mealini de vereyim hemen kısaca:

Kullanıcı, uyuşturmak istediği (efekti uygulamak istediği) kelimeyi fonksiyon adıyla birlikte çağırıyor. Örnek: SherlockEffect(‘maymun’)

Kodun yaptığı epey basit. Başta alfabeyi (büyük küçük harfleri), 0-9 arası rakamları ve bir de boşlukları tanımlıyoruz ve “alphabet” isimli değişken içine atıyoruz. Sonra 1-63 arasında rastgele sayılar çekiyoruz. Neden 63? Çünkü İngiliz alfabesinin 26 büyük harfi, 26 küçük harfi var. Etti mi 52? 10 tane de 0-9 arası rakam koydunuz. Oldu mu size 62. E bir de cümle girilirse boşluklar olacak cümlede haliyle, 1 tane de boşluk ekledik o nedenle. Etti mi size 63? Tabii geliştirebilirsiniz virgül, nokta, vs. ekleyerek. Bunlar sonrasının işleri.

1-63 arasında kaç tane rastgele sayı çekiyoruz? Kullanıcının girdiği kelime ya da cümledeki karakter sayısı kadar (boşluklar da sayılıyor). Atıyorum “maymun” sözcüğünde 6 tane karakter var. “Baban maymun” cümlesinde 12 karakter var. Bunun gibi…

Sonrasında bu rastgele karakterleri bir while döngüsü içerisinde girilen kelime/cümlenin karakterleri ile kıyaslıyoruz. Tutanları “foundword” içerisinde saklıyoruz ki, rastgele karakterler üretirken halihazırda zaten bulduklarımızın üzerine yazmayalım, bulduklarımızı kaybetmeyelim.

Sonra “alphabet” içerisinden rastgele karakterler çekmeye devam ediyoruz sürekli. Ta ki tüm karakterler, kullanıcı tarafından girilen ile uyuşana kadar. Bu süreçte Command Window’umuzda efekt belirmiş oluyor. Uyuşan karakterler artık değişmiyor. Diğerleri ise rastgele değişmeyi sürdürüyor, ta ki uyana kadar! Hemen “maymun” örneğini görelim, bir video çaktım sizlere:

 

Evet, görebileceğiniz gibi epey havalı. Tabii ki yazı tipini falan değiştirerek çok daha şekilli hale getirebilirsiniz, şüphesiz. Ancak ben şu etapta sadece olayın özünü göstermek istedim.

Fark etmiş olabileceğiniz gibi bazı harflerin bulunması epey uzun sürüyor, zira algoritma tamamen “Brute Force” üzerine kurulu, yani hiçbir eleme mantığı yok, tamamiyle rastgele deniyor. Elbette ki bu kodu çok daha hızlandırmak adına yapılması gereken en kolay yol, denenen ve başarısız olan harflerin o harf pozisyonu için alfabeden elenmesi. Ama dediğim gibi, yorgun ve başka bir şey yapmak istemediğim bir anda yazdığım bir kod bu, o nedenle çok zaman kaybetmek istemedim, üzerinde çalışacağım önümüzdeki günlerde.

Bu kodun özel bir anlamı da var, zira evrimi anlatmak konusunda çok kullanışlı bir kod! Evrim düşmanı cahiller konunun özünden o kadar uzaklar ki, tarih boyunca “Tuşlara rastgele basan maymunlar Shakespeare’in (Şeyh Pir) ‘Hamlet’ (aslı Ham-ül Beyt) isimli eserini yazabilir mi? Hı? Demek ki evrim yok.” gibi argümanlar üretmişlerdir. Süper zeka!

Aslına bakarsanız eğer ki Hamlet’i yazmak “daktiloda bir şeyler yazmak” işi dahilinde “avantajlı” bir şey olsaydı ve onu yazabilenler yaşayıp, onu yazamayanlar ölseydi ve en fazla sayıda doğru harfe basanlar seçilseydi, maymunlar da Hamlet’i yazabilirdi, develer de… Evrim, bir şeylerin “rastgele denenmesi”nden ibaret değildir. Evrim, büyük oranda rastgele olan çeşitliliğin, halihazırda var olan çevrenin sınavına tutulması ve bu sınavdan en başarılı çıkanların seçilip, diğerlerinin elenmesi sürecidir. Yani evrimin kendisi rastlantısal değildir; sadece çeşitliliğin yaratımı büyük oranda rastlantısaldır (mutasyonlar, vs.). O çeşitliliğin çevreyle uyumluysa avantaj sağlayıp bireyi daha uzun yaşatması ve daha kolay üretmesi “rastlantısal” değildir.

İşte aynı şekilde, eğer ki “seçilim” işin içine dahil edilirse, rastgele harf denemeleri anlamlı sözcükler ve cümleler yaratabilir. Göstereyim mi?

 

Demiştim.

Volkan Demirel, Soma Madencileri ve Gelir Eşitsizliği Üzerine…

26 Mayıs 2016’da sosyal medyayı dolduran paylaşımlardan birisi şu ve türevleriydi:

13239906_654749314665842_4243892083409717231_n

 

Gelir dağılımı düzgün yapılmadığında, bu tür şeylere muhtaç kalıyor insanlar işte… Bu korkunç gerçeğin karşısında, bu tür “ince” davranışlar sergileyen “zenginleri” görmek sevindirici… Yaptığının inceliğine ve isabetliliğine hiçbir lafım yok. Burada hiç “futbol takımı” tartışmasına girmeyeceğim bile. Hayatta en nefret ettiğim şeylerden birisidir. Zaten takımların falan da konumuzla alakası yok. Bunu yapan Koç ailesi ya da bir sanatçı da olsaydı, aynı şeyleri yazardım. Genel konuşup, daha önemli bir gerçeği göstereceğim:

Birinin görevi üzerine gelen bir topu yakalayarak bir kutunun içerisine girmesini önlemek. Amaç? %1-2 düzeyinde “spor yapmak”, %98-99 oranında bu faaliyeti izleyenleri eğlendirmek, heyecanlandırmak, korkutmak, vs. Aldığı maaş? HİÇBİR BONUS, PRİM, VS. SAYILMAKSIZIN YILLIK 8.2 MİLYON TÜRK LİRASI (kaynak).

Diğerinin görevi yerin 800 metre altında, hiçbir iş güvencesi olmadan inmek, kömür çıkarmak, hayatını tehlikeye atmak. Hatta “fıtratı ölmek”. Amaç? Kendisi gibi fakir halkın ısınması için ürün üretmek… Aldığı maaş? Eğer ki gerçekten şanslıysa yılda 19.200 TÜRK LİRASI (kaynak ve kaynak). Şanslı değilse, kiminin 10.000 TL, kiminin biraz daha fazla (kaynak ve kaynak)…

Bu maaşın da garantisi yok… Aynı gün içerisinde gelen şu habere bir bakın:

“Zonguldak’ta ücret alamadıkları için 85 işçinin geçen hafta başlattığı ocaktan çıkmama ve açlık grevi 7’nci günde de sürdürüldü. Polisin barikat kurduğu maden ocağı önünde bir madenci yakının isyanı kameralara yansıdı. Madenci yakını, “Yazıklar olsun valisine de kaymakamına da bütün milletvekillerine de.O milletvekilleri zehir zıkkım yesinler inşallah.” dedi.”

“Ücret alamadıkları için”… Şaka gibi!

Kıyaslama yapabilmeniz adına, 2016 yılı itibariyle pratisyen hekimlerin ORTALAMA maaşı YILLIK 42.200 TL, öğretmenlerin 34.800 TL, avukatın 54.000 TL, profesörün 74.400 TL, vaizin 34.500 TL (çeşitli kaynaklardan ama burada bir derleme var). Tabii bunlar içerisinde ek gelirler yok ama yine de fikir verecektir.

Eğer ki gelir dağılımını emeğe, riske, çabaya, topluma katılan değere göre değil de; insanların şahsi isteklerine, eğlenceye, hırsa göre dağıtacak olursanız, bizler için canlarını feda edenlerin, işi top toplamak olan insanların ağızlarının içine bakması çok normal.

Dolayısıyla Volkan Demirel’i diğer sporcuların birçoğunun yapamadığını yaptığı için tebrik ediyorum etmesine ama, hiçbiriyle gurur falan duymuyorum. Kendi suçları değil elbet, sistemin suçu, dolayısıyla biz halkın suçu… Ama biz sitem etmedikçe, sonrasında isyan etmedikçe, bu devran böyle dönmeye devam edecek.

 

Ne Yapacağız, Düzene İsyan Mı Edeceğiz?

Evet, yapmamız gereken özünde bu. Ama bu öyle dendiği kadar kolay bir iş değil, hepimiz farkındayız. Bu nedenle bilinçlendirme, eğitim, duyarlılık, farkındalık, okuma, okutma gibi faaliyetler çok önemli. Yerel örgütlenme, siyasi aktivizm çok önemli. İnsanlar bu terimlerin altlarını çok boşalttılar. Halbuki çok önemli faaliyetler bunlar ve bunun gibiler… Unutmamak gerekiyor ki sistemi inşa edenler bizleriz, değiştirecekler de yine bizleriz.

Facebook’ta izlenen her kedi videosuna karşılık 1 tane siyasi veya bilimsel eğitim paragrafı (illa bir şeyleri eleştiren tipte siyasi bilgi de olmak zorunda değil) okunacak olsa, insanlık bambaşka yerlere gidebilirdi mesela.

İnsanlığın tüm bilgileri parmaklarımızın ucunda ama biz bunu çoğunlukla “geyiğine” kullanıyoruz. Geyikte sorun yok, herkes stres atabilmeli elbette; ancak bu teknolojinin, bilimin, internetin gücünü boşa harcamak insanlık olarak yaptığımız en büyük hata günümüzde.

 

Gelir Dağılımını Düzenlemek Saçmalıktır! En Doğru Sistem Liberalizmdir! Bırakınız Yapsınlar!

Bu, akıl almaz ve hiçbir geçerliliği olmayan bir argümandır. Fakat konunun sadece liberalizm ile alakası yok, “insan olmak” ile alakası var. Halka ve insanlığa karşı hiçbir ahlaki sorumluluğu olmayan şirketlerin o coğrafi bölgenin insanlarına, en azından belli bir miktar ahlaki sorumluluğu olan devletlerden daha iyi hizmet edebileceğine inanç beslemek, henüz insani karakter konusunda tam olarak gelişmemiş, kapitalizmin gösterdiği şekerlere kananlara özgü bir durum. Kendimden ve kendi geçmişimden biliyorum…

Tabii ki gözü kapalı bir şekilde devletlerin iyi olmasını beklemek de angutluk, kastettiğim o değil, baştan belirteyim. İnsanların demokratik ve siyasi faaliyet göstermediği topraklarda devletin şirketten hiçbir farkı kalmıyor. E o yüzden de zaten 3. dünya ülkelerinin alayı yozlaşmış. Sanıyor musunuz ki bu insanlara kapitalizm gelince daha iyileşiyor durumlar?

Ben kapitalizmi Çin malı ürünlere benzetiyorum. Müthiş vaatlerle ucuza satış yapıp kanına giriyorlar, 1-2 ay harika çalışıyor mest oluyorsun, sonra nanay.

Hele hele 3. dünya ülkelerinde yaşayanların kapitalizmin gözünün içine bakıp onu beğenmesi akıl alacak iş değil. Sanıyorlar ki kapitalist düzen insan standartlarını daha iyiye çekiyor ya da sosyalizm daha kötüye götürüyor. İnsanlar kendi kaderlerine karar veriyorlar ve sistemin çarkları bu gidişata göre kendini konumlandırıyor. Kapitalizmin de, sosyalizmin de çalışıp çalışmaması “insan” faktöründe bitiyor. Nordik sosyalizmi tıkır tıkır çalışırken, kapitalizm ile mücadeleye girmeye çalışan her sosyalizm çökmeye muhtaç oluyor. Lakin kapitalist ülkelerin de hepsi o “Çin malının ilk 2-3 ayını” yaşadıktan sonra ya çöküyor, ya insanların gözü açıldıkça daha sosyalist bir temele kayıyorlar. ABD gibi bir kapitalizm devinde bile olan bu.

Çok uzun analiz gerekiyor tabii bunları bir araya getirmek için fikirsel olarak. Ancak durup da “İnsanları refaha erdirecek olan şey ‘bırakınız yapsınlar’ mantığıdır.” diyen birinin ekonomi-politikten yeterince anlıyor olması mümkün değil bence.

 

Sormamız Gereken Bir Soru…

İnsanlığın kendilerini ekonomi-politik çizgisinde doğru konumlandırması için kendilerine sorabilecekleri basit bir soru var: “Eğer ki insanlığın ekonomi-politik sistemini sıfırdan yaratmak size bırakılacak olursa, savunduğunuz liberalizmi tekrar edecek şekilde mi inşa ederdiniz?”

Çoğu insanın liberalizm gibi saçma sapan sistemlere bağlanmasının nedeni, sistemin değiştirilemesinin gerçekten çok ama çok zor olması, çok yoğun bir organizasyon ve örgütlenme bilinci gerektiriyor olması. Başıboş bırakılan sistemler ister istemez liberalizm-benzeri yapılara evrimleşiyorlar zaten, insanlar bencil, hırsız, arsız, umursamaz, vurdumduymaz ve aşağılık olduğu için. Liberalizm en kolayı, herkes liberal sistemi hayal edebilir. Aslolan insana yakışır bir sistem geliştirebilmekte… Yukarıdaki soru sorulan çok az kişi, eğer ki koca bir hırbo olduğunu kabul etmeye hazır değilse, liberalizm-benzeri bir sistemi istediği yanıtını verecektir.

Bir kere “arzulananın” ne olduğunu tespit ettikten sonra, o ideale ulaşmak için çabalamak çok daha etkili ve kolay oluyor. Ama arzulananın ne olduğunu tespit etmeyince, sosyalizm gibi insancıl sistemlerin “uygulanamaz” ve “saçma” gelmesi çok normal. Ne olduklarını bile bilmiyor ki insanlar, dandik dandik “tarihi denemeler ve başarısız örneklerden” öte bilgileri yok konu hakkında.

 

Sen Sosyal Demokrat Mısın?

Sosyal demokrat değil, hayır. Demokratik sosyalist.

Sosyal demokrasi, kapitalizmin var olması gerektiğini düşünen, sisteme biat eden ama “Hani bari arkadan girmesin, daha düzgün şeyapsın, biraz daha demokratik fakir olalım.” diyen insanların sistemi. Oy atalım ama kapitalist kalalım mantığı ile yetinenlerin, genellikle “eğitimli apolitiklerin” sistemi. Muhtemelen bir zamanlar ben de bunlardandım.

Demokratik sosyalizm, kapitalizmin devam etmemesi gerektiğini, vahşi kapitalizmin en büyük sorun olduğunu ve sistemin değişmesi gerektiğini kabul eden, ancak bunun demokratik yollarla ve kademeli bir şekilde, sıçramalara başvurmaksızın yapılması gerektiğini savunanlar.

Tabii başka metodolojik ve felsefi farklar da var ikisi arasında ama iki kelimenin yer değiştirmesi, çok şeyi değiştiriyor.

Bu konularda çok okumayanlar önce sosyal demokrat oluyorlar, sonra birazcık okuyunca bir liberteryen geçişi oluyor genelde. En nihayetinde eğer ki kolay olan liberalizmi değil de, insan kalmayı ve insanlık için mücadeleyi seçerlerse sosyalizm skalası üzerinde bir yerlerde buluyorlar kendilerini. Benim gözlediğim bu.

 

İnsanlık, Sosyalizmi Kaldırabilir Mi? İnsan İnsanın Kurdudur Derler… Kapitalizm İnsan Doğasının Kaçınılmaz Bir Sonucu… Mu?

İnsanların kendi içerisindeki kapitalizmi yaratan vahşiliği, hırsı, alçaklığı yenmesine gerek yok. Toplum, insanın dengeleyeni olacak. Ancak toplum önderlerinin aydın, ilerici, sorumluluk bilinci sahibi olması gerekiyor. Dolayısıyla insan insanın kurdudur lafı ne kadar geçerli bilmiyorum ama, düzgün inşa edilmiş bir sistemde o kurdun kafasını kesiverirler, çünkü toplum bilinci, bireysel hırsları köreltir.

İkincisi de, “İnsan böyledir, dolayısıyla koy götüne.”, tam da o sözünü ettiğim aşağılık insandan beklenecek bir tutum. Bu nedenle dinleri yaratmadık mı, gerçekle yüzleşmek, zor olanı seçmek zor geldiği için? Kapitalizm de bundan farksız. İnsanlar farkında değiller; ancak nasıl ki günümüzde dinden uzaklaşılmasına neden olan bir aydınlanma yaşanıyor, kapitalizmden uzaklaşmamızı sağlayacak uyanış da bence çok uzakta değil. Zor tabii, kolay değil. İzah ettiğim gibi, kapitalizme sığınıvermek en kolayı. Ama bu iş böyle yürümez.

 

Bunların Çözülmesi İçin Paranın Ortadan Kaldırılması Gerek…

Paranın ortadan kalkması en son olacak şeylerden birisi, ilk başta olacak bir şey değil maalesef. İnsanların bir toplum olarak o algı seviyesine ulaşması için daha çok yol var.

 

 

Bugüne Kadarki En Büyük Hata ve Pişmanlığım

house-of-cards-netflix
Hah, ben de sizi bekliyordum. 😉

 

İnsanlar bazen soruyorlar (bir ara Ask.fm’de yazarken de gelmişti ama üzerinde çok düşünmediğim için cevap vermemiştim): Bugüne kadar yaptığın en büyük hata veya pişmanlık nedir? Bu yazıda, onu açıklamak istiyorum.

Belli bir aksiyon yok bu şekilde hata yaptığım. Ne bileyim, bir kazaya karışmak, hile hurda, vs. Benim 26 senelik yaşantımdaki en büyük hata ve pişmanlık, bir mentalite hatasından kaynaklanıyor: Siyasi (politik) konulara daha erken yaşta kafa yormaya başlamamış olmak ve bunu hayatımın önemli bir parçası haline ancak 22-23 yaşından sonra getirmiş olmak.

“Aman politikaya bulaşma.” şiarıyla büyüyen bir neslin çocukları olarak bu itirafa şaşırabilirsiniz. Belki de siz, kendiniz için yarattığınız “konfor baloncuğu” içerisinde, apolitik yaşantınızın en doğru yaşam biçimi olduğuna çoktan ikna olmuş insanlardan birisiniz. Eğer öyleyseniz, sizin adınıza çok üzgünüm. Çünkü tarihin gördüğü en büyük ikinci yalana, benim de uzun yıllar kandığım gibi kanmışsınız: “Siyaset önemsizdir, hayatta çok daha önemli şeyler vardır, siyasi konulara kafa yormak ve bu alanda araştırmak, çalışmak, münazara etmek boş iştir.” 

Çevremin büyük çoğunluğunun bilimle ilgilenen insanlar olmasından kaynaklı olarak, belki de bu pişmanlık itirafımı ona göre şekillendirmeliyim. Şunu mutlaka duymuşsunuzdur: “Bilim, siyasetin ötesindendir. Bilim ve siyaset birbirine karıştırılmamalıdır. Bilim, siyasetten önce gelmelidir.”

Evrim Ağacı’nı bilirsiniz, en büyük gururlarım arasında yer alır, çocuğum gibidir. Evrim Ağacı’nı “Evrim Ağacı” yapan İlkelerimiz‘in ikinci maddesi Evrim Ağacı’nı siyasetten tamamen soyutlamayı hedefler:

“Evrim Ağacı, hiçbir sol, merkez, sağ ideolojiyi ve/veya siyasi görüşü ve bunların arasında ve haricinde kalan herhangi bir siyasi düşünceyi savunmamakta, desteklememekte ve reklamını yapmamaktadır. Evrim Ağacı, yalnızca bilimsel konularda, tarafsız ve bilimsel kaynaklara dayalı bilgileri sunmakta, kimsenin şahsi görüşlerini bilgilerine karıştırmamakta ve karışmasına müsade etmemektedir. Bunun en temel sebebi, Evrim Ağacı bünyesindeki gönüllülerin şahsi siyasi görüşlerinin birbirinden farklı olması ve Evrim Ağacı’nın hiçbir siyasi ideolojiye ait olmamasıdır. Daha da önemlisi, Evrim Ağacı’nın kuruluş amacının siyasi içerikli olmaması, gönüllülerinin bu konularda uzmanlardan oluşmuyor olmasıdır. Bilimsel duruşumuz, olay ve olgular hakkındaki yargıların ancak konunun uzmanları tarafından verilmesi gerektiğini bize dikte etmektedir. Bu sebeple biz sadece olayların ve olguların bilimsel boyutlarına bakmaktayız. Bilimsel gerçeklerden çıkarılacak dersler ve anlaşılacaklar, şahısların kendilerine kalmıştır. Evrim Ağacı hiçbir konuda, kimseyi, herhangi bir siyasi görüşü kabul ettirmeye veya reddettirmeye çalışmaz. Evrim Ağacı dahilinde hiçbir siyasi ideolojinin açık veya gizli biçimde propagandası yapılamaz ve siteyi bu amaçla kullananlar uyarılmaksızın engellenirler. Bunu, “şahsi ideolojilerden bağımsızlık ilkesi” olarak görür.”

Merak etmeyin. Bu yazı, Evrim Ağacı’nın bu maddeyi kaldıracağının ya da siyasi çalışmalara atılacağının bir ilanı değil. Çünkü ben halen, tüm kalbimle, Evrim Ağacı’nın siyasetten elinden geldiğince bağımsız kalması gerektiğini düşünüyorum. Bunun da basit bir sebebi var: Evrim Ağacı zaten muazzam zamanlar harcamamı gerektiren, akıl almaz büyüklükte, karmaşıklıkta ve zorlukta bir iş. Dahası, Evrim Ağacı çok özel bir nişi işgal ettiği için ve evrim gibi fazlasıyla bölücü bir konuda başı çektiği için, siyaset gibi daha da bölücü bir konuda ipi göğüslemesi boş ve gereksiz bir çaba olacaktır.

Ancak… Ve bu, çok önemli bir ancak… Bu demek değildir ki Evrim Ağacı’nın ben de dahil olmak üzere her bir bileşeni siyasetten anlamamalıdır, ona kafa yormamalıdır, siyaseti bir “bilim” olarak ele alarak analiz etmeye çalışmamalıdır. Tam tersine, bilimle uğraşan her insan, siyasetten ortalama bir insanın çok ötesinde anlamalıdır! Zira eğer ki bilim insanları, “insan”ı anlayan, “Evren”in sırlarını çözen müthiş beyinlerse, bu kişilerin “insan sistemlerinin çalışma biçiminden” anlamaması cehalet değildir de nedir?

Ülkemizden de çıkmış bazı bilim insanlarının, şu tür şeyler söylediğini duyarsınız:

“Bilim, politika ötesi bir şeydir, ondan çok daha üstündür.”

“Gözünüzü seveyim politikayla uğraşmayın, onu yapanlar var; çok çalışın.”

Açıkçası bu kulağa hoş bir aforizma gibi geliyorsa ve istenen bu olsa da, modern toplum düzeninde yaşayan insan grupları için siyasetten üstün ve güçlü hiçbir uğraş yok maalesef. Zira üreteceğin bir ürünün halka nasıl etki edeceği ceket ve kravatlı adamların iki dudağının arasındaysa, bu sürece dahil olmak zorundasın. Atıp tutmak kolay “Siyasete karışmayın.” diyerek. Ne yazık ki yok öyle bir dünya… Sen şahsi olarak karışmayabilirsin; hatta başkalarına karışmamasını öğütleyebilirsin de… Sana bu özgürlüğü veren siyasettir. Ancak herkesin siyasetten uzak durması gerektiğini düşünmek abesle iştigaldir ve saçmalıktır.

Hepsinden önemlisi, şu sorulmalıdır: İnsan hayatını ve toplumsal yapıyı böylesine yakından ilgilendiren ve bizzat şekillendiren bir uğraşa bilim insanları dahil olmayacak da, kim dahil olacak? Fark etmemiz gereken, yüzümüze her seferinde tokat gibi çarpması gereken gerçek şudur: Eğer ki siz siyasetle uğraşmazsanız, sizden nefret eden birileri uğraşacaktır. Ve size hayatı zindan etmek için elinden geleni ardına koymayacaktır. Bu sizin için problem değilse, buyrun o konfor baloncuklarınızda yaşamayı sürdürün. Siyasetle uğraşan insanlar, elinizden o özgürlüğü de alana kadar…

Neil deGrasse Tyson, ABD Kongresi’ni ve Senato’yu şu sözlerle eleştirmektedir:

“Senatörler ve kongre üyelerinin meslekleri nelerdir? Hukuk, hukuk, hukuk, hukuk, iş adamı, hukuk, hukuk, hukuk… Bilim insanları nerede? Mühendisler nerede? Yaşamın… Geri kalanı nerede?”

İşte bunun önemini anlamam ne yazık ki kendimden beklediğimden çok daha uzun bir zaman aldı. Bunun için pişmanım ve üzgünüm. Son 3-4 senedir, 23 senede bu konuda kaybettiğim zamanı geri kazanmak için, işlerim müsaade ettiğince, elimden geleni ardıma koymuyorum. Her gün siyaset haberlerini okuyorum, edX’ten dersler alıyorum, internette makaleler okuyorum, tanıdığım ve bu işi bilen insanlarla yüzyüze tartışmaya çalışıyorum. Bu konuda istediğim noktaya gelmem belki yıllar alacak; ancak bu açlığı bastırma dürtüsü, mental zenginliğe önem veren herkes için anlaşılır olmalıdır.

Siyaset, sandığınız gibi Türk-Kürt, AKP-CHP, o-bu ayrımında “taraf” olmaktan ibaret değildir. Siyaset, gözü kapalı bir şekilde “Kahrolsun emperyalist Amerika!” demek değildir. Siyaset, “bulaşılması” kötü olan bir şey değildir. Siyaset, ananızdan babanızdan öğrendiklerinizi papağan gibi tekrar etmek değildir. Siyaset, sosyal medyada tarafınızı haykırmaktan ibaret değildir.

Siyaset, sadece Türkiye ile bile sınırlı değildir! Nijerya’yı açın okuyun, Boko Haram’ın etkilerini inceleyin. Brezilya’da hükümetin devrilmesinin nedenlerini inceleyin. Nazi Almanyası’nın Rusya karşısında kaybetme nedeninin soğuk havalardan ibaret olmadığını anlayın ve tarih derslerinin ne kadar hatalı ve sıkıcı olduğunu fark ederek hocalarınıza sövün. Tüm bu tarihi olayların, günümüzde ne tip yankıları ve paralellikleri olduğu üzerine kafa yorun.

Ülke siyaseti ilginizi çekmiyor mu? Politikaya dahil olun. Siyaset ve politika özünde farksız gibi gözükse de, özünde “politika”, “policy üretme işi”dir. Mesela bilim insanları üzerindeki baskıların siyasi taraflarını inceleyin. TÜBA’nın bitme ve TÜBİTAK’ın bitirilme noktasına gelişindeki süreçleri okuyun. “AKP işte abi!”den fazla diyebileceğiniz bir şeyler olsun. Bilimse aşkınız, bilimi nasıl daha özgür, daha etkili, daha işlevsel hale getirebileceğimiz üzerine düşünün ve düşünmekle kalmayın, bu yönde adımlar atın. Zira siz bunlara kafa yorup aksiyona geçmezseniz, hiçbir yerde hiçbir şey değişmeyecek.

Bu da mı açmadı? Açlık üzerine kafa yorun. Kadın hakları ve şu anki durumu üzerine çalışmalar yapın. Azınlıkların tarihini okuyun ve siyaset dünyasındaki yerlerini anlamaya çalışın. Dediğim gibi, tüm bunları yaparken, harekete geçmeyi de unutmayın!

Siyasete şöyle bakmaya çalışın: Siyaset, bu tarafların düşünme ve davranma biçimlerini anlama sürecidir. Bu süreç içerisinde tarih vardır, strateji vardır, psikoloji vardır, ekonomi vardır, sosyoloji vardır. Siyasete bilimsel mânada giriş yaparak, bu bilim dallarının da daha önceden hiç keşfetmediğiniz taraflarına bir giriş yapmış olursunuz. Aslına bakarsanız siyaset bilimi, benim küçüklüğümden beri hayranı olduğum hayvan davranışları biliminden (etoloji) neredeyse farksızdır. İnsanı bir “canlı varlık” olarak görüp, onun inşa ettiği sistemlerin dinamiklerini, yapısını, işleyişini, eksiklerini, fazlalarını, hatalarını, doğrularını anlamaya çalışmak, gerçekten müthiş keyifli ve aydınlatıcı bir uğraştır. Bundan kendinizi mahrum etmeyin.

Dolayısıyla, bilimle çok erken yaşta tanışmış, hayatının yarısından fazlasını aralıksız olarak bilime kafa yorarak geçirmiş biri olarak, size siyasetle ilgili şu tavsiyeleri verebilirim:

Gözünüzü seveyim siyasete karışın. Siyasete karışmakta hiçbir hata yok. Ancak siyasete karışmaktan anladığınız tek şey, taraf tutan bir gazetenin içeriklerine gömülüp, kör cahil bir şekilde taraf tutmak olmasın. Siyasetten anladığınız şey, sistem nasıl yürüyor, hataları neler, düzeltmek için neler yapmak gerekiyor, karşıt görüş ne tür fikirlere sahip ve neden bu şekilde düşünüyorlar ve daha nice kışkırtıcı ve ilginç soruya cevap aramak olsun. Siyaseti bir bilimsel uğraş olarak görmenin hiç de zor olmadığını anlayın. Siyasetin, sizin “siz” olmanızda ne kadar büyük bir role sahip olduğunu ve bu rolün kontrolünü başkalarına vermeye ne kadar istekli olduğunuz konusunda kafa yorun. 

Bu son noktayı hakkını vererek anladığınızda, zaten siyaset bilimine ilk adımlarınızı atacağınıza eminim.

Her ne iş yapıyorsanız, onu hakkıyla yapın. Yaptığınız işlerin sınırlarını çekmekten korkmayın (Evrim Ağacı’nı siyasetten olabildiğince ayırmak gibi). Ancak bir “birey” olarak siyasetten anlamama, siyasete kafa yormama, siyasetin aktif bir parçası olmama gibi akıl almaz hatalara düşmeyin.

Unutmayın:

Hatanın neresinden dönülse kârdır. 

Daha söylemek istediğim çok şey var bu konuda ama uzatmayayım. Belki bir başka yazıya… Ancak bunları bir düşünün: Oturduğumuz yerden laflar üretmek çok kolay; ancak örgütlenmek, öğrenmek, öğretmek ve harekete geçmek çok zor.

Siz, zor olanı seçin.

Not: Bu bonus video, tüm sevenlere gelsin… Mehmet Ali Döke aracılığıyla:

 

Google ile Gezdiğiniz Yerlerin Sıcaklık Haritasını Yaratın!

Google her şeyi biliyor. 😉 Her ne kadar veri güvenliği konusundaki girişimlere destek olsam da, şahsen Google’ın topladığı veriden korktuğumu söyleyemem. Lafın kısası, ben şahsen güveniyorum Google’a… O nedenle lokasyon bilgilerimi falan öyle deli manyak gibi gizlemeye çalışmıyorum, metadata tutulması konusunda sakınca görmüyorum. Bu da, kimi zaman müthiş şeyler üretebilmeme neden oluyor geçmişimle ilgili… Ne kadar veri, o kadar bilgi… 🙂 Aşağıdaki harita(lar), bunlardan biri:

world

 

Google kullanmaya başladığımdan beri (yani, basitçe, ezelden beri :P) bulunduğum yerlerin sıcaklık haritasını yukarıda görüyorsunuz. Muhtemelen ezelden beri değil de son 2-3 yıla kadar gidiyor. Burada zoom-out versiyonu görülüyor, her birine odaklanarak spesifik olarak hangi sokaklarda bulunduğunuzu bile görebiliyorsunuz (muhtemelen eğer o anda GPS’iniz açıksa tabii)!

Buradan kendi haritanızı yaratabilirsiniz: https://theopolis.me/location-history-visualizer/

Orada adım adım anlatıyor ama kısaca Türkçeleştirecek olursam:

1) Önce buraya gideceksiniz: https://google.com/takeout

2) Oradaki herşeyi Deselect (İşaretleme) edeceksiniz (Select None diyebilirsiniz hemen üst kısımdan). Sonra sadece Location History‘i seçeceksiniz.

3) Next (İleri) diyeceksiniz.

4) Create Archive (Arşiv Yarat) diyeceksiniz.

5) Mailinize gelen ZIP dosyasını indirip açacaksınız.

6) İçinden çıkan .json dosyasını, ana siteye (buraya: https://theopolis.me/location-history-visualizer/) yükleyeceksiniz veya sürükleyip üzerine bırakacaksınız.

Bu kadar. Size haritayı yaratacak.

Harita içerisinde zoom in (yakınlaştırma) ve zoom out (uzaklaştırma) yaparak şehir bazına kadar nerelere, ne sıklıkla gitmişsiniz, görebilirsiniz.  Bazı örnekler:

usa
ABD’de gezdiğim yerler… (Epey eksik, telefon değiştirdiğim için olabilir)

turkey.PNGTürkiye’de gezdiğim yerler… (Epey eksik, telefon değiştirdiğim için olabilir)

ankaraAnkara’da gezdiğim yerler…

eskişehiryolu2Eskişehir Yolu ve ODTÜ…

lubbockLubbock, TX

izmirİzmir…

Bu bir sıcaklık haritası… Yani daha kırmızı olan yerler, daha sık ziyaret ettiğiniz yerleri gösteriyor. Daha açık renkler (sarı gibi), nadiren de olsa gittiğiniz yerleri gösteriyor. Sol alt köşedeki kutu üzerinde mouse’u beklettiğinizde, bazı ayarlar açılıyor. Onlarla oynayarak daha değişik haritalar yaratabilirsiniz.

Vay anasına sayın seyirciler demek istiyorum. 😀

İyi eğlenceler!

Star Wars Hexalogy Sonrası Fikirler…

Hiçbir zaman büyük bir Star Wars hayranı olmadım. Filmleri 7-8 yaşlarımdan beri ara ara izlerim, kitapların da hepsini aynı yaşlarda okudum. Hiçbir zaman beni tamamiyle sarmadı, o insanların “Nee?! Star Wars’u sevmiyor musun!” dedikleri seviyeye asla gelemedim. Nedendir bilmem…

Aradan yıllar geçtikten sonra, 7. filmin haftaya yayına giriyor olmasının şerefine, kız arkadaşımla birlikte 6 filmi baştan sona izledik. 4-5-6-1-2-3 sırasını takip ettik. Çok zor olmuyor takibi; eğer merak edenler varsa. Hani bir olayın sonucunu izleyip, sonra gelişimini öğrenmek gibi oluyor. Bizi asıl endişelendiren görüntü kalitesiydi. “Düşük” kalitede olanları aradan çıkaralım da, daha “modern” olanlar sona kalsın diye böyle bir sıra takip ettik. Star Wars ile ilgili ilk şaşırmayı burada deneyimledim: 2005 yılında “remaster” edilen versiyonun 4-5-6 serisi neredeyse modern çekimler gibi! Enfesti. Tamam, değişik yaratıklar ve türler halen rezalet kuklalardan ibaret; onu hiçbir teknoloji değiştiremez (film tekrar çekilmediği sürece). Ancak yine de, beklediğimin aşırı üzerinde bir kalitedeydi.

“Neden o kadar önemli ki?” diye soranları duyar gibiyim. Benim için çekim kalitesi önemli… Benim için bilime ne kadar uyulduğu önemli. Senin veya onun için olmayabilir, benim için önemli. Eğer ses dalgalarının yayılacak ortam bulamadığı uzayda geçen bir filmde dan dun ateş sesleri duyuyorsanız, bilin ki çekenlerin fizikten haberi bile yok. Dolayısıyla fizik, felsefe, vb. alanlardaki mesajları iletirken mutlaka bir şeyler eksik kalacak. Çünkü artık bu tür filmlerin izleyici kitlesi, sırf Hollywood filmi izlemek isteyen insanlar değiller. Donanım, deneyim, eğitim, kültür miktarı eski zamanlara göre çok daha yüksek kitleler… En azından bu insanları barındıran kitleler… Dolayısıyla çekim kalitesi, CGI efektleri, fiziksel fenomenlere uygunluk gibi kriterler, film yapımcıları ve senaristlerin bundan sonra her zaman ensesinde olacak endişeler bana kalırsa…

Her neyse, sonuçta görüntü kalitesi epey başarılıydı “remaster” edilmiş olması dolayısıyla. Velhasıl 4-5-6 beni hüsrana uğrattı. Tamam, eğlenceli filmler. Tamam, ilginç olaylar var. Örneğin Obi-Wan’ın 6 bölüm sonucunda aslında başından beri hatalı olmadığı, Anakin’in gerçekten de güce dengeyi getireceğini son sahnelerde görüyoruz: İçerisindeki iyiliği oğlu Luke çıkarıyor ve Luke’un kendi efendisi olan Palpatine/Lord Sidious’u öldürmesine izin veriyor. Böylece Sith yeniliyor, güce denge geliyor. Bu tür serilerin son bölümlerinde, ilk bölümlere göndermeler yapılması beni hep heyecanlandırmıştır. Bu da güzel bir noktaydı bana kalırsa…

Lakin bir gerçeği kabul edelim: 4-5-6’nın 2 ana olayı var:

  1. Filmin adı kesinlikle “R2D2 ve C3PO’nun Maceraları” olarak değiştirilmeli… Zira olayların %70’inden fazlası bu ikilinin etrafında dönüyor ve onların gözünden anlatılıyor. Bu illa bir sorun olmak zorunda değil; ancak sanki biraz daha farklı açı katılabilirdi gibime geliyor; çok gözüme battı.
  2. Konsept hep aynı: İşin boku çıkıyor, Luke herkesi kurtarıyor. Yani galaksinin gördüğü en öldürücü silah, 2 ayrı bölümde, toplamda 2 defa berbat bir patlama efektiyle patlatılıyorsa film kendini tekrar ediyor demektir.

Bu kısır döngü Star Wars‘un eski serisinin benim için hayal kırıklığı olmasına neden oldu. Ama varsın olsun, eğlenceliydi. Yani sıkılmadım izlerken şahsen. Fakat bu tür bariz olduğunu düşündüğüm sıkıntılar varken, gelmiş geçmiş en iyi bilimkurgu serisi olduğunu falan iddia edenleri görmek beni düşündürüyor. Sahne sahne tartışıp da bokunu çıkarmayacağım şimdi; fakat biraz daha sakin olmak lazım sanıyorum bu tür iddialarda bulunmadan önce.

Filmle ilgili en büyük sıkıntılarımdan biriyse, baştan sona din propagandasından ibaret olması… “Force” denen şey, bildiğimiz “din”. “Jedi” denenler, bildiğimiz “hacılar”. “Sith” denenler, bildiğimiz “kafirler”. George Lucas, Methodist bir Hıristiyan ve şu anda da Doğu Dinleri’ne tapınan ve Force’u onların öğretileriyle bağdaştıran bir eleman. Dolayısıyla Hıristiyanlık arkaplanı ile Doğu Dinleri’ni birleştirmiş, Qi ve Yin-Yang gibi felsefelerini bolca serpiştirmiş filme… Ancak yine de bazı yerlerde Doğu Dinleri’nden ziyade Hıristiyanlık propagandasına çok kaymış. Bazı sahnelerde bu o kadar bariz hale geliyor ki, “Öeh!” dedirtiyor.

Örneğin aşağıdaki sahne… Gerçi burada Force’u bir Sith savunuyor; ancak yanılgıya düşmemek lazım – çünkü bu ekstrem bir örnek. Normalde Sith’lerin Force’a “saygısı” hep Jedi’larınkinden farklı gösterildi film boyunca; burada bir “3. kişiye karşı” savunu olduğundan sanki Sith’ler de Force’a çok saygı duyuyormuş gibi bir algı oluşuyor):

 

Ama neyse, hadi ona da göz yumalım…

Gelelim 1-2-3 serisine… Her ne kadar “gerçek Star Wars aşıkları”nın 4-5-6’ya hayranlık duyduğunu sık sık duysam da, şahsen ben 1-2-3’ü çok daha fazla sevdim. Bana kalırsa 4-5-6 üçlüsünün toplamı, 1. filmden daha eğlenceli. Ancak 2’de gerçekten “başarılı” seviyeye ulaştı film, 3 ise bana kalırsa “muazzam” idi. Sebebini bilmiyorum… Daha fazla gerçekçi aksiyon (özellikle de saber fight), daha fazla içine çeken kurgu, daha heyecanlı gelişmeler, 4-5-6 ile daha bağlantılı sahneler, olayların netleşmesi, çok daha iyi efektler, vb. olabilir.

Şunu söyleyebilirim: Eğer ki şu anda 7. filmi heyecanla bekliyorsam, sebebi 2-3’tür.

İşin özü, hala kendimi insanların gururla taşıdıkları “Star Wars Manyağı” etiketiyle tanımlamıyorum. Ancak yıllar sonra hexalogy yapmak (6 filmi birden izlemek), hem konuyu bir bütün olarak kavramamı sağladı, hem de daha eleştirel yaklaşmama katkı sağladı. Sonuçta nasıl ki Matrix’i “dövüş filmi” olarak izleyenlere gülüp geçiyorsak ve arkasındaki felsefeye odaklanıyorsak, Star Wars’u da sadece bir “savaş filmi” olarak göremeyiz. Daha eleştirel bakmak zorundayız.

Bu nedenle kendisini Star Wars hayranı olarak tanımlayan ancak filmi en son 15 yaşında izlemiş olanlara oturup bir hexalogy yapmalarını tavsiye ederim.

İyi seyirler, Alllah yardımcınız… Şey… Güç sizinle olsun.

Not: Aşikar ve yazıda belirttiğim nedenlerle tabii ki Sith’ten yanayım. Jedi’ların çarpık Force algısına yenik düşmeyin kardeşlerim. Karanlık tarafa gelerek, Force’un gerçeklerini öğrenin. Unutmayın ki Jedi’ların “Karanlık” diye nitelediği, her şeyimizi mümkün kılan ve Force’u “gerçekleriyle, gerçekten” anlamamızı sağlayan taraftır. Dolayısıyla, genç yaşta kaybettiğimiz, “Jedi teröristleri tarafından katledilen” büyük üstat Darth Maul’a gelsin:

V For Vendetta – V Konuşması

Madem 5 Kasım’dayız, V For Vendetta’nın şu meşhur V konuşmasının Türkçesini vereyim. Önce, İngilizce metin:

Voilà! In View, a humble Vaudevillian Veteran, cast Vicariously as both Victim and Villain by the Vicissitudes of Fate. This Visage, no mere Veneer of Vanity, is a Vestige of the Vox populi, now Vacant, Vanished. However, this Valorous Visitation of a bygone Vexation stands Vivified, and has Vowed to Vanquish these Venal and Virulent Vermin Vanguarding Vice and Vouchsafing the Violently Vicious and Voracious Violation of Volition! The only Verdict is Vengeance– a Vendetta, held as a Votive– not in Vain, for the Value and Veracity of such shall one day Vindicate the Vigilant and the Virtuous. Verily, this Vichyssoise of Verbiage Veers most Verbose, so let me simply add that it’s my Very good honor to meet you, and you may call me V.

b88a0049cafe402defbdcf6d7eaff3d3

Metin epey ağır ve bol Latince içeriyor. O nedenle insanlar üşenmemişler, basit İngilizceye çevirmişler (farklı çeviriler var, bu bir tanesi):

Here you see me. A humble old stage performer, shown as both a victim and a villain, to which is differed by the circumstance in which you see me. This appearance, is no ornament (mask) of conceit or vanity, is a shadow of the people’s voices, now empty, gone; this appearance will deliver the necessary truth that will respect what they once fought against. However, this voice from a past, stands anew and has vowed to destroy these corrupt and infectious vermin who guards the evil and condones the violent and the violation of choice. The only verdict is vengeance; a blood feud, a fight, that is held as a vow not merely in appearance, but a fight for the value and truthfulness that one day will show the right and just. Yes, this rich overabundance of words turns most a wordy face-to-face an introduction, so let me simply say that it is an honor to meet you and you may call me V.

Şimdi, Türkçesi (birden fazla basit İngilizce çevirisinden harmanladım):

İşte, görüyorsunuz! Hem katil hem kurban olarak gösterilen mütevazi ve yaşlı bir sanatçıyım. Bu maske, gösterişten tamamen arındırılmış bu maske, halkın bitmiş ve yitilmiş sesinin bir kanıtıdır. Bu maske, bir zamanlar onların da uğruna savaştığı doğruların ihtiyaç duyulan sesidir. Ne var ki, geçmişten gelen öfkenin bu cesur ziyareti, bizlerin hayatılarına tecavüz eden açgözlü kararlara dayalı yozlaşmış kötülük ve antlaşmaları yok etme sözü veriyor. Bu konudaki tek hüküm intikamdır, kan davasıdır, kavgadır. Bu, beyhude bir laf değildir, bir adaktır. Dilek; değer ve doğruların bir gün uyanık ve ahlaklı insanları haklı göstereceğidir. Gerçekten de, bu uzun konuşma sadece güçlü bir girişten ibarettir ve dolayısıyla söyleyebilirim ki seninle tanışmak benim için en büyük onurdur ve bana V diyebilirsin.

Atatürk falan beklemeye devam ey halkım…

Gelmeyecek hayaletlerden medet ummaya devam…

ODTÜ Makina 4. Sınıf Dersleri Hakkında Bildiklerim…

Bir arkadaş sorduğunda detaylıca cevaplamıştım, faydası olur diye halka arz ediyorum. 🙂 Kolay gelsin. 😀 Bunlar haricindekiler hakkında güvenilir bir bilgi veremem sanırım, gene de sorun isterseniz. 😀 En kötü bilen biri çıkar arkadaşlar arasından.

Thin Walled Structures: Süha Oral veriyordu, çok basit bir ders değildi ama Süha hoca iyi not veriyor son sınıflara. Alınabilir. Projesi olmaması avantaj.

MEMS: Ben aldığımda ODTÜ tarihinde 50 yıldan sonra ilk defa mı ne açılmıştı ders (o vakit açıldığında da herhalde “Böyle bir şey çıktı” demek için açmışlardır 😛 ). Hoca ODTÜ’ye yeni gelmişti falan baya karambole oldu o ders ama çok iyi not verdi. Projesi var ama halledilmeyecek bir şey değil, biraz Solidworks, biraz da hayal gücü tamamdır. Ama işe ilgi duyan adamlara birazcık yanaşmak lazım, projede çok katkısı oluyor (herkes ilgisizse patlayabilir).

Automotive-2: 1’i almadan 2’yi aldım ben, alabiliyorsun. Notlar fena değil ve anlaması da çok zor değil ama genelde sadece 10 kişi falan alıyor dersi ve iyi adamlar, çok rekabet oluyor, ortalama yüksek çıkıyor falan. Kendine güvenmiyorsan ve çok meraklı değilsen alma derim.

Composite: Çok basit bir ders değil ve ben DD almıştım. Gene matematik az, ezber çok olan bir ders ama terse yatırdı beni. Dikkat et derim.

Polymer: Direk al, Merve Erdal gördün mü yapış, bırakma. Çok temiz dersti, biraz OSTİM falan gezdiriyor ama iyidir. Al direk.

Nondestructive Testing Methods: Temiz ders, alınabilir. Biraz sıkıcı ama hangisi değil ki? 3-4 saat süren labları var ama matematik falan yok denecek kadar az derste, sırf ezber. Ama zor değil.

Fuel Cell Fundamentals: Yazın almayacaksan alma derim. Ama yazın açılırsa acıma, al, Restricted Elective’in biter. Epey kasan bir ders ama uğraşınca rahat gidiyor.

Bunlar haricinde ben bir de Biyoloji ve Jeoloji’den de Not Included olarak 4. sınıf, master ve doktora dersleri aldım ama sana yaramaz tabii onlar. Bir de bunlar haricinde fikrim olanları yazayım:

System Dynamics: Epey sağlam ders, zorda kalmadıkça almamak lazım veya çok meraklı değilsen…

Vibrations: Kolay ders diyorlar ama çok sağlam adamlar alıyor, Şampiyonlar Ligi falan deniyor o yüzden. Dikkatli olmak lazım.

Acoustics: Eğlenceli dersmiş ama uğraştırıyormuş. Ses mes iyidir diyorsan aban gitsin, tahminen Vibrations gibidir özünde ama bilemiyorum, gene bir bilene danış derim.

Quality Control: Non Destructive ile benzer, alınabilir. Aynı temizlikte…

Engineering Economy: Kolay yoldan not istiyorsan abanacaksın direk buna. Kaçarı yok.

Advanced Strength of Materials: Alacaktım, direkten döndüm. Haluk Darendeliler hayranı bir insan olarak, kesinlikle almanı tavsiye ederim. Ama zor mudur, kolay mıdır tam bilemiyorum.

Bir de fikirlerine güvendiğim, not ortalaması yüksek arkadaşlarımın yorumlarını ekleyeyim bunlara:

Theory of Combustion: Asla almayın.

Heat Exchanger: Başka bir ders alabilmenizin herhangi bir yolu varsa onu alın, bunu aksi imkansız olmadıkça almayın.

Gas Dynamics: 306 sevmiyorsanız sakın almayın. Bir diğer arkadaş ise 306 seviyorsanız da almayın diyor. 😀

Computational Fluid Dynamics: Cüneyt hoca veriyorsa ve/veya özel bir ilginiz yoksa, yapamayacağınıza inanıyorsanız almayın.

Industrial Fluid Power: Her türlü akar, abanın.

Tabii tüm bu yazılanlar kişiye, keyfe, kedere göre değişir. Nihai değildir. Sonuçlarından kendiniz haricinde kimse sorumlu tutulamaz. Disclaimer falan yani, ona göre. Bir şeye ilgi duyuyorsanız “zor” diye bir şeyin olmadığına inananlardanım ama bu da kendi görüşümdür. 🙂

Kolay gelsin, bileğinize ve aklınıza kuvvet.

Sen X Ülkesinde Yaşıyorsun, Türkiye’de Olan Bitenden Sana Ne, Sen Ne Anlarsın?

Bu başlıkta sorulan sorunun daha “yüklü” (bkz: Loaded Question Fallacy) versiyonu şöyledir: “Senin tuzun kuru tabii, başka ülkeden atıp tutuyorsun, sana giren çıkan yok.”

Bunu algı ve gerçek olma seviyesinden şüphe ettiğin zatlar aralıklarla bana söylüyorlar. Büyük bir kısmı şaka ya da imrenmeyle karışık şaka yollu söylese de (ve onlarla tabii ki bir derdim yok), bazılarının gerçekten bunu argüman (?) olarak ileri sürdüğünü gördüm. Yani buna “argüman” demek tabii ki imkansız; daha ziyade genellikle siyasi olan analizlerde argüman üretememek neticesinde kişinin bulunduğu ülkeden yola çıkarak bir çeşit Argumentatum ad Hominem (Kişiliğe Saldırma Safsatası) yapmasından ibaret. Hani tipik “X argümanın hatalıdır, ama hatasını gösterecek argüman üretmekten acizim; dolayısıyla seni Y olmakla suçlayacağım!” ya da “Sen şişkosun, ne anlarsın bilimden!” demek yerine, “X argümanın hatalıdır; ancak buna karşı argüman üretmekten acizim, dolayısıyla senin Türkiye harici bir Y ülkesinde yaşıyor olmanı argüman olarak ileri süreceğim.” demekten ibaret olan bir safsatadır.

Bu kişileri ve safsatalarını 1001 farklı yöntemle atomize etmek, lime lime parçalamak mümkün. Ancak en önemli 3’ü üzerinden yanıtlamak istiyorum:

1) Coğrafi lokasyonların artık gerçekten önemli olduğuna inanacak kadar aptal mısın? Siyasetle, ekonomiyle, vb. alanlarla ilgili her haber, internet dediğimiz teknoloji sayesinde sana ne kadar hızlı geliyorsa, bana da aynı hızla geliyor (evet, arada okyanus altı kabloları nedeniyle birkaç on veya yüz milisaniye gecikme oluyor ama, emin ol onu idare edebiliriz). Senin aklına hayaline gelebilecek her kaynağa, hatta muhtemelen çok daha fazlasına benim burada erişimim var (özellikle üniversitelerin akademik bağlantıları ve makale dergisi kaynakları sayesinde). Ve bu argümanı karşıma çıkıp da bana karşı ileri sürebilecek bir insan olduğuna göre, ezici miktarda yüksek bir ihtimalle şahsi hayat görüşüm seninkinden çok daha engin, tutarlı, oturaklı ve sağlam temelli. Hatasız demiyorum; ancak muhtemelen seninkinden daha az hatalar barındırıyor. Varsın X olayı senin yaşadığın ülkede, şehirde ve hatta mahallede yaşanmış olsun… Hasbelkader o olayın içerisinde bulunduğun durumlar haricinde, eğer ki 100 kişilik bir köyde falan yaşamıyorsan ve 2010-2014 Dünya Bankası istatistiklerinin söylediği üzere popülasyonun %73’ü gibi şehirlerde yaşıyorsan muhtemelen seninle aynı hızda, hatta çoğu zaman internette daha aktif olmamdan ötürü senden kat kat hızlı o haberleri alıyorum, analiz ediyorum, yanal diğer haberlerle kıyaslıyorum ve yorumluyorum. Dolayısıyla 21. yüzyılda gerçekten coğrafi analizi bir bariyer olarak koymak, örneğin Bernard Lewis’in ya da Andrew Mango’nun Türk olmaması ve Türkiye’de yaşamaması nedeniyle Türkiye veya Atatürk tarihi ile ilgili hatalı olduklarını iddia etmek kadar embesilce. Bilesin.

2) İlk nokta daha ziyade coğrafi lokasyonu bariyer olarak kullanmakla ilgiliydi. Şimdiki ise, yaşam alanı ve zaman ile ilgili… Şu anda Türkiye’de yaşamıyor olmam, bundan sadece birkaç sene sonra Türkiye’ye dönmek zorunda kalabileceğim gerçeğini değiştirmiyor. Çocuklarımın, torunlarımın Türkiye’de yaşamayacağını garanti etmiyor, şu anda ABD’de doktora yapıyor olmam. Evet, amacım ebediyen burada kalmak. Ama bunun bir garantisi yok. Garantisi olsaydı bile, Türkiye ile ilgilenmeye devam ederdim. Bu da bizi 3. ve en önemli maddemize götürüyor:

3) Sana ne la? İster gider Mozambik’in ekonomik durumuyla ilgilenirim, ister Türkiye’nin embesilleriyle. Sana mı soracağım? Tuzun kuru olması, siyasi analizi daha eksik, daha geçersiz, daha hatalı yapmıyor. Ama bunu antitez olarak ileri sürmek seni ziyadesiyle angut kılıyor. Aş artık bunu.

Türkiye’nin daha iyi günler görmesini muhtemelen senden veya ondan çok daha fazla isterim. Bunu bilin. Ancak benim metotlarım farklı. Ben, kendi beceri ve ilgi alanımın bir ürünü olan Evrim Ağacı aracılığıyla Türkiye insanını aydınlatmak için aktif bir çabayı zaten koyuyorum. Türkiye’de olduğum zamanlarda defalarca seminerler verdik, hatta Mamak gibi yerlerde bile evrim semineri vermekten ve Başbakanlık tarafından uyarılmaktan, toplantılarımıza “Bakanlıktan geliyoruz.” diyerek gelen MİT çalışanlarıyla uğraşmaktan çekinmedik. Kitaplar bastık, yazılar yazdık, kimseyi sinirlendirmeden bilgiyi aktarmaya çalıştık. Yine olsa yine yaparım. Yapıyorum da… Sen bugüne kadar Türkiye’ için, kendi çapında da olsa ne yaptın? Bunu sor kendine… Hava atmak, şov yapmak için değil… Eleştirinin tutarlı ve yerinde olması için. Hah, yöntemim farklı demiştim… Evrim Ağacı yöntemim değil tabii, ürünüm. Yöntemim ne? Ben öyle Türkiye’yi, Türk insanını, Türk’ü falan övmem. Ben de Türk’üm, öyle yaftalanıyorum, bu sıfatı anlamlandıramasam da… Ancak geri kalmış bir toplumu geliştirmenin yolunun onu övmek, boş yere yüceltmek değil, kışkırtmak, yermek ama daha başarılı olması için teşvik etmek olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle sert sözlerle iğneyi de, çuvaldızı da kendimize batırıyorum. Senin yapamadığını yapmaya çalışıyorum. Bu özentilik falan değil, gerzeklik etme… Bu bir yöntem ve işe de yarıyor. Ben ABD’ye geldiğimde, burada yaşamak istediğimi zaten biliyordum, bu 5. mi, 6. mı ne gelişim. Ancak aklımda olan daha çarpıcı şey, “Türkiye insanı da buradakiler gibi yaşamayı hak ediyor!” idi. “Biz de yapabiliriz!” idi… Bunun yolu da kendimizi pohpohlamak ya da övmek değil. Kendimizi kızdırmak, öfkelendirmek, motive etmek ve tüm bunları doğru bir şekilde, amaca kanalize edebilmek.

Dolayısıyla Türkiye dışında yaşamam, bir süre sonra orada yaşamayacağım (ya da buna mecbur kalmayacağım) anlamına gelmiyor. Bu nedenle Türkiye’nin geleceği seni ilgilendirdiği kadar, hatta muhtemelen sen boş laflar edip hiçbir işe yaramazken ben bir şeyleri değiştirmeye uğraşacağım için seni ilgilendirdiğinden kat kat fazla beni ilgilendiriyor.

Bu nedenle Türkiye’yi eleştirmek, gidişatına en azından elimden geldiğince, sosyal medya aracılığıyla, fikir alışverişiyle yön vermek şu anda yapabileceğim en iyi ve en faydalı şey. Ben de bunu yapıyorum. Ben bir realistim. “Bırak gel o zaman, burada mücadele et.” demen bir işe yaramaz. Bu realist bir çözüm değil. Bir insanın kendisi pişmeden, başkalarını pişiremez. Ve yurtdışında yaşamak, büyük resmi görebilmek, “outsider” (dışarıdan olan) biri gibi bakabilmek, pişmenin en önemli adımları. Kişinin yurtdışında kendisini eğitmesi kadar kıymetli bir şey olamaz! İmkanı olan herkese önemle tavsiye ederim. Bazı yorumlarımı anlamıyor olman, onların hatalı olduğunu değil, muhtemelen farklı frekanslardan konuştuğumuzu gösteriyor (tabii ki içlerinde hata da olabilir, o ayrı; zaten hatalı ise, bunu gösterebilecek kadar güçlü argümanlar üretebilirsin/üretebilmelisin).

Sonuç olarak, bir dahaki sefere aktif olarak siyasi analizlerde bulunan; bundan kat kat fazla aktif olarak, farklı kaynaklardan okumalar yapan, bunlardan edindiği bilgileri derleyen ve etrafına bir miktar katkı koymaya çalışan insanları Ekşi Sözlük’ten, İnci Sözlük’ten, sağdan soldan bulduğun ergence sıfatlar ve daha önemlisi geçici olabilecek şekilde farklı coğrafyalarda yaşaması üzerinden eleştirirken 3-5 defa değil, 10 defa düşün derim. O eleştiriyi yapabilecek had ve konumda mısın, bir üzerinden geç. Hala kendini haklı buluyorsan da, eleştirmekten lütfen çekinme.

Elbet cevabını alacaksındır. 🙂

Bu çok kıl olmaya başladığım bir konuydu, aradan çıkarmak istedim. Bir daha böyle saçma argümanlar duyduğumda, direkt bu linki atıp geçeceğim. Üzerinde düşünmeyi kişiye bırakıyorum.

Not: Benim ABD’de yaşama isteğim, Türkiye’den kaçma merakımdan ziyade ABD’ye duyduğum yakınlıkla ilgili bir şey. Türkiye’ye dönüp aktif olarak bir şeyler yapmayı çok istediğimi yakınlarım zaten çok iyi biliyorlar. Fakat her zaman istenenler, yapılması gerekenlerle örtüşmüyor. Bakalım, zamanla ben de olgunlaştıkça, geleceğim şekillenecek. Ancak daha olgunlaşma yoluna girmeyi becerememiş insanların bu tür çıkışlar yapması sinir bozucu olmanın yanısıra gülünç oluyor. Yapmayınız, etmeyiniz efendim. Siz de mücadeleye dahil olunuz. 😉

Yıldan Yıla Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) Bütçesi…

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) denen oluşumun 2015 bütçesinin yetmemesi üzerine ek bütçe istemesi ortalığı karıştırdı. Zaten her sene tek başına kendisinden sonra gelen 9-13 arası farklı bakanlığın bütçelerinden (ve hatta bunların birkaçının toplamından) fazla bütçe alan DİB, akıl sır ermez bir şekilde mantar tarlasına çevirdiği cami ekim, bikim, dikim işlerini giderek abartıyor. “Dindar nesil yetiştireceğiz.” ayağına ülkenin kaynakları hiçbir işe yaramayan yapılardan geçilmiyor.

Her neyse, DİB’in gereksizliğinden falan sonra bahsederiz gerekirse, eğer hala fark etmeyen kaldıysa… Ancak internette bu tür bir kaynak bulamadığım için, epey zorlu bir çalışma sonucunda aşağıdaki tabloyu kendi başıma yarattım. Gidebildiğim kadar eskiye giderek Türkiye Cumhuriyeti’nin başındaki hükümetinin (ki gidebildiğim en eski tarihlere kadar bu hükümet, neredeyse hep AKP idi) DİB’na ayırdığı bütçeyi, bütçenin bir önceki seneye göre artışını o seneki (belirtildiyse) cami sayısını, bu cami sayısına düşen kişi sayısını tek bir tabloda topladım.

Eğer zaten böyle bir tablo vardıysa, Allah Google arama beceriksizliğimin bin belasını versin (bakın Allah’ın adını verdim!). Eğer yoksa da, umarım faydalı olur:

YIL BÜTÇE (TL/YTL) BÜTÇE ARTIŞI (%) CAMİ SAYISI CAMİ BAŞINA DÜŞEN KİŞİ
2015 5.743.383.000 5.53 N/A N/A
2014 5.727.194.464 18.2 86.101 913
2013 4.604.649.000 18.3 85.412 906
2012 3.891.000.000 18.2 84.684 902
2011 3.290.000.000 24.1 82.693 883
2010 2.650.530.000 10.4 81.984 880
2009 2.400.000.000 20.0 80.636 883
2008 1.998.412.595 21.97 80.053 879
2007 1.638.383.000 20.15 79.096 878
2006 1.308.187.000 16.5 78.608 873
2005 1.122.041.000 -0.35 77.777 870
2004 1.126.041.000 45.9 77.151 866
2003 771.267.000 39.3 76.445 862
2002 553.364.200 83.2 75.941 856
2001 302.130.110 11.74 75.369 850
2000 270.362.931 49.5 N/A N/A
1999 180.824.159 51.1 N/A N/A
1998 119.679.140 81.3 N/A N/A
1997 66.000.000 N/A N/A N/A
1988 N/A N/A 63.000 827
1986 N/A N/A 60.000 836

Ortalama bir caminin cemaat kapasitesini bilmek zor; ancak 200 alan da var, 8000 de… Türkiye’deki Müslümanlar’ın sadece %27’si 5 vakit namaz kılıyor, %15’i 1-5 vakit arası namaz kılıyor, sadece ve sadece %19’u haftada en az 1 defa camiye gidiyor! Türkiye’de kendini “Müslüman” olarak tanımlayan insanların %23’ü hayatlarında 1 defa bile ibadet amacıyla camiye gitmemiş! Tüm bunlar düşünülecek olursa, bu kadar fazla caminin “propaganda aracı” olması haricinde hiçbir kabul edilir tarafı bulunmamaktadır. Kaldı ki, basit bir istatistiki analizle daha büyük camilere ihtiyaç olan bölgeler tespit edilerek hizmet verilebilir. Her köşebaşına cami açmak ne çözümdür ne de işlevseldir.

Tabloda elimden geldiğince güncel ve güvenilir sayıları bulmaya çalıştım. Küsüratlar sonuçları az çok oynatacaktır, ancak yine de gerçeğe olabildiğince yakın olduğu kanaatindeyim. Hata tespit edilirse memnuniyetle düzeltirim, çünkü kendim de biraz matematik yapmam gerekti. Kimi zaman bütçenin tam sayısını bulamadım, fakat bir önceki yıla göre artışı falan bulabildim, ona göre oturup hesaplamam gerekti. Oralarda ufak tefek hatalar oluşmuştur belki…

Bunun haricinde bulamadığım veya güvenemediğim değerleri N/A olarak bıraktım. Zamanla doldurabiliriz onları da…

Üzerinde düşünmeyi ve verileri nasıl kullanacağınızı size bırakıyorum…

Kaynaklar:

  1. http://www.dogrulukpayi.com/beyanat/555ef7fc75317
  2. http://www.evrensel.net/haber/71458/gezi-soma-lice-birlesirse
  3. http://t24.com.tr/haber/diyanetin-butcesi-11-bakanligi-geride-birakti,215871
  4. http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/19032469.asp
  5. http://alevi.dk/BASIN%20ARSIV/diyanet%20butcesi%20turan%20eser.htm
  6. http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/7595774.asp
  7. http://fidel34.blogcu.com/diyanet-islerine-ayrilan-yillik-butce/980165
  8. https://www.alomaliye.com/ekim_05/2006_mali_yili_butcesi.htm
  9. https://eksisozluk.com/turkiyedeki-cami-sayisi–724473
  10. http://www.posta.com.tr/turkiye/HaberDetay/Turkiye_de_kac_cami_var__Iste_il_il_listesi___.htm?ArticleID=213621
  11. http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=32418&start=10
  12. http://www.ensonhaber.com/diyanet-isleri-turkiyenin-cami-sayilarini-yayinladi-2014-01-15.html
  13. http://www.yildirimmuftulugu.gov.tr/?s=sayfalar&sayfaid=23&menu=C%20GRUBU%20CAM%C4%B0LER
  14. http://www.internethaber.com/turkiyedeki-cami-sayisi-kac-var-okul-turkiyede-doktor-hastane-diyanet-butcesi–428670h.htm
  15. https://ateistcanavar.wordpress.com/2013/01/03/turkiyede-cami-sayisi-2001-2011/
  16. https://books.google.com/books?id=6hSQtREe72IC&pg=PA262&lpg=PA262&dq=1997+cami+say%C4%B1s%C4%B1&source=bl&ots=AASanaqXOQ&sig=XcvTgRiG2fV4TSAequxr7d_mmdk&hl=en&sa=X&ved=0CB8Q6AEwAGoVChMIkp-G5Pi1xwIV0heSCh0UPgNb#v=onepage&q=1997%20cami%20say%C4%B1s%C4%B1&f=false
  17. https://www.facebook.com/Ateistforum/posts/304190169618141
  18. http://www.milliyet.com.tr/-27-bes-vakit-namaz-kiliyor-23-camiye-gitmiyor/dunya/dunyadetay/10.08.2012/1578838/default.htm
  19. http://www.diyanet.gov.tr/tr/kategori/istatistikler/136
  20. http://alevierenler.blogcu.com/can-dundar-cami-sayisi-12-eylul-den-sonra-artti/3033489
  21. http://www.percentagecalculator.net/
  22. http://countrymeters.info/en/Turkey

“Ak Saray” Maliyetine Uzaya Gönderebileceğimiz Araçlar

Bugün bir arkadaşımın Ak Saray ile Plüton görevlerinin maliyetlerini kıyaslaması üzerine merak ettim, Türkiye halkına neredeyse hiçbir faydası olmayan bir “Cumhurbaşkanlığı Köşkü” yerine, NASA’nın yaptığı ne tür projelerden yapabilirdi diye… Ancak gün içerisinde, kağıt üzerinde hızlıca yaptığım bir hesabı paylaşmıştım. Merakım dinmedi.

Gittim, Mimarlar Odası’nın burada da ilan edilen sayılarından yola çıkarak, tam maliyeti olabildiğince yaklaşık olarak hesapladım. Herkesin dilinde 4.5 milyar TL vardı, ben üşenmedim, sıfırdan kendim kalem kalem hesapladım. Tam olarak 4.200.643.000 TL (kabaca 4.2 milyar TL) sonucuna ulaştım. Hesaplarımda, “gereğinden fazla şişirilmemesi” için 12 aylık değil, Ocak 2015’ten bu yana geçen 7 aylık harcamaları hesaba kattım (o nedenle 4.5 milyardan az bir sonuca ulaştım). Elbette benim hesaplarımda da artı eksi birkaç on-yüz milyon TL hata payı vardır (hata payına bak, şaka gibi). Ama yine de, bu bize bazı sonuçlar verecektir.

Kıyaslamada TL-USD kur oranını ilk etapta hesaba katmadım. Çünkü NASA, kimi zaman yurtdışındaki fabrikalarını kullanıyor olsa da, birçok parçasını kendi ülkesinde üretiyor. Yerli malı yurdum malı kullanıyor. İthal getirttiği malların bir listesine ne yazık ki ulaşamadım; ancak öyle bir şey yapacak olsam tez konusu çıkardı muhtemelen. O nedenle bunu, yeni neslin ekonomistlerine bırakıyorum. Dolayısıyla, Türkiye’nin de yerli malı üretip bundan yola çıkarak uzay programı geliştirme olasılığı üzerinde duruyorum. Zira başka ülkenin malıyla, başka ülkenin platformlarıyla, başka ülkenin parası ve ürünleriyle uzay programı sürdürmenin (veya genel olarak bilim yapmanın) alemi yok. Adamlar dolarla kazanıp dolarla harcıyor, biz de TL ile kazanıp TL ile harcıyoruz. Dolayısıyla kendi ekonomik çarklarımız içerisindeki proje oranlarına bakmamız gerekiyor. Tabii enflasyon ve alım gücü gibi faktörler bu hesapları etkileyecektir; ancak onu da şimdilik göz ardı ediyorum. Çünkü zaten sonuçlar öylesine komik ki, o hata paylarını bile eklesek sonuç heyecan vericiliğini yitirmezdi.

Dolayısıyla 4.2 milyar BİRİM paraya mal olduğunu varsayıyoruz Saray’ın. Bir de, Güneş Sistemi’nin fethi için kullanılan bazı araçların, USD cinsinden olan maliyetlerine bakalım (kur farkını şimdilik katmayacağım için, USD yerine Birim Para diyeceğim):

Şimdi bir bakalım:

Ak Saray için harcanan parayla, 1 defa Mars’a araç indirebilir, Güneş Sistemi’nin en dışındaki gök cisimlerinden olan eski gezegen Plüton’a 1 defa araç gönderebilir, üzerine Mars’a 1 defa yörünge aracı gönderebilir, üzerine artan parayla Ay’a 1000 defa sonda gönderebilirdik. 

veya alternatif olarak;

Ak Saray için harcanan parayla Plüton’a 6 defa araç gönderebilir, tarihe geçebilirdik. 

veya alternatif olarak;

Ak Saray için harcanan parayla Mars’ın etrafında şu anda 60 farklı araç döndürüyor olabilirdik. 

***

Hadi tamam lan, kur farkını da katalım, gelin:

4.2 milyar TL şu anda 1.58 milyar USD ediyor. Yani:

Ak Saray için harcanan paranın dolar karşılığı ile Plüton’a 2 defa araç gönderebilir, üzerine artan parayla Mars yörüngesine 2 ayrı araç gönderebilir, muhtemelen artan parayla da Ay’a birkaç sonda atabilirdik.

Bunun yerine bundan 2-3 sonraki nesil tarafından adı bile anılmayacak bir adama, muhtemelen gelecekte amacına uygun olarak kullanılmayacak olan dev bir saray inşa ettik.

Gururlan Türkiye!

Not: Tabii tüm bunları yapabilmek için bir uzay programı, binalar, platformlar ve hepsinden önemlisi aydın insanların yönettiği bir ülkenin gerekiyor olması gibi ufak ek problemler var. Ancak sanıyorum ki tüm bunların masrafı da, atıyorum Diyanet İşleri gibi hiçbir işe yaramayan kurumlardan veya çeşitli devlet organlarının harcamakta olduğu hiçbir dönüşü olmayan harcamalardan fazlasıyla çıkar. Öyle ki, ülkemize gelen astronotlar ve bilim insanları “Vay anasına, ne güçlü ülke!” bile derler, o derece! 🙂 Hatta bir çözüm, illa hiçbir kalemden para bulunamıyorsa, “Uzay Programı Vergisi” olabilir. Herkesten her ay bunun için 8-10 kuruş vergi alınacak olsa (gereksiz alınan trilyonlarca TL vergiden hiçbir şekilde kaynak ayrılamayacağını varsaymak gibi bir çılgınlık yapıyorum şu anda), 10 sene içerisinde Dünya’yla yarışır hale geliriz. Nerede… Vizyon gibi ufacık bir eksikliğimiz var işte. 🙂