Şehidimiz Var: Askerlik, Şehitlik ve Ölümler Konusunda Bir Giriş…

11742834_10152965726250785_890262621177267421_n

Adıyaman Kömür Beldesi’nde arazi taraması yapan askerlerle, PKK’lılar arasında çıkan çatışmada 1 jandarma başçavuş şehit oldu, 2 asker de yaralandı.

 

Öncelikle, bugün ikinci defa, başımız sağ olsun. İnsan öldü, insan! Eskiden her bir şehit haberi can yakardı. Şimdi kanımız dondu artık, duyarsızlaştık adeta. Sayılardan ibaret hale geldi. Ama bir düşünsenize bu şehitlerin yakınlarını, ailelerini, hikayelerini… Her can bir hikaye. Her yitirilen can, birçok diğer canın yanması demek. Meslek başında hayatını yitiren herkes daha fazla bir üzücü geliyor bana nedense…

Şimdi, birçoklarının hoşuna gitmeyecek birkaç gerçeğe geçelim, belki 1-2 kişinin kendisine gösterilen rüyadan uyanmasını sağlar. “Meslek” dedim az önce, değil mi? Askerlik, bir meslektir. Fıtratında ölüm olan meslekler inşaat işçiliği, maden işçiliği, öğretmenlik, mühendislik falan değildir! Kanmayın! Fıtratında kan olan, ölüm olan meslekler militer güçlerdir. Asker, jandarma ve çoğu durumda polis… Modern devletler için üçü de vazgeçilmezdir. Bu nedenle pek güzel pazarlanırlar halka. “Her Türk askerdir.” derler. “Polis, güvenliğin teminatıdır.” derler. Bol bol milliyetçilik (çoğu zaman ırk-temelli, nadiren de olsa kimi zaman ulus-temelli milliyetçilik) bol bol reklam aracı olur. Bu görevlere gelenler, kendilerini güçlü hissederler. Bu güç hissi, birçoğunu canavarlaştırır (bkz. Stanford Hapishane Deneyi). Ama konum (bu seferlik) bu değil.

Savaş, hangi türden olursa olsun, militer/silahlı güçler arasında süregelir (soğuk savaş gibi istisnalar bile çoğu zaman kaideyi tatmin edecek içeriğe sahip hale gelir). Bildiğimiz savaşlar, iki ülkenin askerlerinin çatışması sonucu meydana gelir. Ama tek savaş türü bu değildir. Gerilla savaşı, düzenli ordusu olmayan kitlelerin egemen güçlere karşı verebildiği savaş türüdür. Normal savaşlarda çoğu zaman taraflar “terörist” sıfatı ile anılmaz. “İşgalci” ile “Masum”, bu tür savaşlarda taraflar için en sık kullanılan sıfatlardır. Tabii ki işgalciler kendilerinin ne olduğunu bilseler de, kendilerini böyle pazarlamaz. Duruma göre değişen, çeşit çeşit sıfat ile savaş makul hale getirilir.

Gerilla savaşında ise tam tersi bir tablo vardır. Taraflar için militer güçler zıt isimler alır: devlet tarafında olanlar için ordu “şanlı ordu”dur. Gerillalar ise her zaman “terörist”. Öte yandan gerilla tarafında olanlar için, karşı tarafın terörist dedikleri “özgürlük savaşçısı”dır. Devlet ve ordusu ise, onlara göre “katil”dir. Tabii bunların da çeşitli formları, isimleri, varyasyonları vardır. Ama özünde olan bu…

Burada iki nokta gözüme çarpıyor: ilki, “terörist” sözcüğünün anlam kaybına uğraması. Terör, bir ülkenin masum insanlarına yapılan saldırı sonucu halkı, toplumu ve devleti korkuya düşürme çabasıdır. Bir devletin ordusuna yapılan çoğu saldırı, “terör eylemi” değildir. Ordular arasında terör neredeyse hiçbir zaman olmaz, olamaz. (Nadiren de olsa bazıları, orduya yönelik olmasına rağmen terör saldırısı olabilir; örneğin askeri hastaneye yapılan bir saldırı).

İkincisi, daha meşakkatli bir konudur. “Terör sempatizanı olanların ölümünü kınıyorsun da, askerin ölümünü neden kınamıyorsun?” sorusu etrafında şekillenir. İlk olarak, yine, “terörist” yaftası hatalı kullanılmaktadır. Ama bir kenara koyalım. İkincisi, elbette her ölüm kınanmalıdır. Hepsi üzücüdür, hepsi insan ölümüdür. Hele meslek başında olanlar… Ancak sivil halkın ölümü ile askerin ölümüne aynı tepkinin gösterilmesini beklemek realist değildir. İnsani olarak ikisi arasında hiçbir fark yoktur, evet! Aynı üzüntüyü vermelidir. Fakat durum bakımından aradaki fark görülmek zorundadır:

Asker, aslen olması gereken bir sistemde, kendi şahsi tercihi ile silah başına geçen insanlardır. Bu kontrat iki taraflıdır: devlet sana öldürme yetkisi verir; ancak karşılığında ölmene göz yummanı bekler. İşte bu noktayı bulandırmak için din ve ırk-temelli milliyetçilik harika afyonlardır. Ama her insan bunlara kanarak gitmez. Bazı insanlar asker olmak ister. Ülkemizdeki zorunlu askerlik, bu konuyu bulandırıyor olsa da, böyle bir durum da söz konusudur. Ancak sebep ne olursa olsun, askerliğin fıtratında gerçekten de ölüm olduğu görülmelidir. Zaten bu nedenle askerlikten uzak durulmalıdır. Aklı başında olan herkes de, ne kadar milliyetçi olursa olsun bunu yapar. Tanıdığım en milliyetçi insanlar bile asker olmaya geldi mi bir tarafı tutuşmuş gibi kaçmaktadır. Hayatta kalmak, en temel içgüdümüzdür. Milliyetçilik gibi arkaik bir düşünce bile, bunu gölgeleyemez. Dolayısıyla atılan naralar lafta kalmaktadır.

Aslında bu kötü bir şey değildir. Analar babalar evlatlarını hıyar iki insan grubunun birbiriyle tepişmesi sırasında ölsün diye doğurup büyütmemektedir. Çocuklar ağaçta yetişmez. Dolayısıyla herkes, vicdani olarak askerliği reddetme hakkına sahip olmak zorundadır. Geri kalanlar arasında bir meslek olarak asker olmak isteyenler bu işi yapmalıdır. Tabii ki böyle bir durumda askerliğin, yani bir yerde “erken ölüm kabul kontratının” imzalanması son derece makul hale getirilmelidir. Çünkü kimse, ülkesini ne kadar çok severse sevsin, onun için ölmek isteyecek kadar aptal değildir. Bunlar laftadır (tıpkı tüm sözlü iddialarının aksine, hiçbir Galatasaray ya da Fener ya da X taraftarının, takımı için ölmek istemeyeceği gibi). Diğer ülkelerde de askerliğe gönüllü yazılan birçokları cezbeden, süslü bir şekilde pazarlanmasıdır. Çok sayıda çıkarı içerisinde bulundurmasıdır (örneğin ABD’de askerlere verilen “benefitler” sayısızdır). Tabii ki ortamlarda vatan millet sevgisi denir; fakat pek az asker, gerçekten vatan millet sevdası ile ölüme gider. Kurtuluş Savaşı’nda falan tek opsiyon bu kaldığı için, söz konusu mücadele verilebilmiştir. 1918’lere falan bakıp da bugünkü askerlik kurumunu değerlendirmek aptallıktır.

Her neyse, bu başka bir konu… Dolayısıyla, askerin ölümü insani olarak üzücüdür. Çok üzücüdür. Bir sivilinki kadar üzücüdür. Ancak ne askerin, ne gerillanın, ne de burada yer vermediğim bazı diğer savaş tiplerinde görev alan tarafların ölümü, toplumsal tepki uyandırmak konusunda sivilin ölümü ile eşdeğerdir. Sivil ölümü, birçok farklı seviyede kabul edilemezdir. Duygusal nedenler (ve konuyla ilgili pazarlanan çok sayıda yalan) bir kenara bırakılacak olursa, realist bir bakış açısıyla bir asker/gerilla, söz konusu tepkiyi uyandıracak çok sayıda seviyeyi zaten iptal edecek bir işe kalkınmış insanlardır. Dolayısıyla ikisi arasında bir bağ kurmaya çalışmak, yüzeysel ve duygusal tepkilerden öteye geçemeyecektir.

“Asker olmasa seni kim koruyacak?”, bu konuda gelen en tipik tepkidir. Bir konuyu realist olarak eleştirmek, o konunun öznesine minnet duymamak demek değildir. Bir diğer yazıda bunu ele alacağım. Ama kısaca söz edecek olursam, asker olanlara, hele hele zorunlu nedenlerle asker olmaya zorlananlara ister istemez minnetim var. Devlet denen şeyin bunca dalaveresine kurban gittikleri için içim acıyor. Gerçek bile olmayan düşmanlarla savaşmaya zorlanıyor olmaları zoruma gidiyor. Hiç kimsenin evladının bu saçmalığa katlanmak zorunda olmamasını isterdim (ve bunun çözümü, askerliği derhal zorunluluk halinden çıkarıp, bir meslek haline getirmektir). Mesleğin asilliği falan filan hep ikinci ve üçüncü katman konular… Biz özüne odaklanmalıyız. Dediğim gibi, bu ayrı bir (hatta iki) konu… Ayrı yazıları hak ediyorlar. Fakat bu giriş mahiyetindeki yazının askerlik kavramını sorgulamaya başlamak için olası başlangıçlardan birisi olmasını umuyorum.

Tekrardan, kaybedilen tüm canların (bugüne kadar açıkça yaz(a)madıklarımın da) tüm yakınlarının başı sağ olsun.

Not: Bu yazı, 20 Temmuz 2015’te yaşanan Suruç Katliamı’na paralel olarak alınan şehit haberi üzerine kaleme alınmıştır.

Advertisements

Savaş Yasası ve Sözde Irk Düşmanlığı Üzerine…

Savaş, insan türünün sürdürdüğü en vahşi uygulamalardan birisidir. Buna rağmen, savaşın bile kuralları vardır. Savaş gibi akıl almaz derecede vahşi bir olgunun kurallandırılması bazılarına saçma gelebilir. Fakat realizm, bize var olan gerçeklerle yüzleşmemizi ve ona göre pozisyon almamızı söyler. Savaşın iğrenç olması, savaşların bir gerçeklik olduğunu değiştirmemektedir. Bu nedenle realist insanlar, savaşları bitirme mücadelesinin yanısıra, böyle bir şey kaçınılmaz olduğunda bazı düzen ve kuralları garantilemek için etik ve hukuki yasalar geliştirmişlerdir.

Bunlar arasında 3 tanesi temel düzeydedir: savaşın askeri yapılanmalar arasında, askeri bir görevi yerine getirmek amacıyla gerçekleşmesi gerektiğini ve sivil kayıpların ne pahasına olursa olsun minimize edilmesi gerektiğini dikte eden “askeri zorunluluk ilkesi“. Ülkelerin ve askerlerin, militer güçler ile sivilleri ayırt etmesi gerektiğini ve buna göre saldırılara karar alması gerektiğini dikte eden “ayrım ilkesi“. Son olarak, kullanılan gücün abartılı olmamasını zorunlu kılan “oranlılık ilkesi“.

Hepsiyle ilgili söylenecek çok söz var ama ikincisi şu günde öne çıkıyor: savaşta bile, silahlı güçler ile sivil halk ayırt edilmelidir. Bakın, dikkat edin: söz konusu sivil halk, saldıran taraftaki askeri birliğe karşı olan bir tutum ve düşüncede olabilir. İşgalcilerden nefret ediyor olabilir. Hatta savunma tarafıyla işbirliği içerisinde de olabilir. Ancak bunların hiçbiri, silahlı saldırıyı gerekli ve geçerli kılmaz (somut kanıtlar çerçevesinde gelişen bazı istisnalar haricinde). Savaş gibi iğrenç bir süreç bile bu çerçevede sınırlandırılmıştır (ne kadar uygulanıyor tartışılır; ama konu bu değil, en azından ortada bir niyet vardır).

Güya masum duygularla fikir beyan eden halk, bu ilkeyi daha savaş halinde değilken bile uygulamaktan acizdir. Bu korkunçtur! Günümüz insanları için kıstas, bir insanın kendisini yakın hissettiği gruplardan ibarettir. Bu, acınasıdır! “Bir insan Kürt ise, terörist olmalıdır.” veya “Bir insan herhangi bir sebeple, herhangi bir Kürt hareketini destekliyorsa terörist yanlısıdır ve derhal öldürülmelidir.” Bunlar, kabul edilemez ve korkunç düşüncelerdir. İddia edilen terör yanlısı olma halinden bile acınası ve korkunçtur! Irk-temelli milliyetçilik (birçok durum için kısaca “ırkçılık”), derhal arınılması gereken iğrenç bir düşünce biçimidir (ama bu iğrenç düşünce bile, ölümü hak etmez). İnsanlar, bundan çok daha iyisini yapabilecek kadar aydındır, zekidir, akıllıdır.

Savaşta bile silahsız halk gözetilir. Siz kim oluyorsunuz da, masum insanları ölümle yargılama gücünü kendinizde buluyorsunuz? Sorarım…

Not-1: Tabii ki söz konusu bir terör/istihbarat(?) eylemidir. Dolayısıyla bu eylemi savaş kuralları ile yargılamak mümkün değildir. Ama burada eleştiri konusu, terör eylemini yapanlar değildir (şimdilik). Bu terör eylemine alkış tutanlardır. “İnsan öldü, insan!” deyip susamayanlardır.

Not-2: Bu yazı, 20 Temmuz 2015 Suruç Katliamı sonrasında kaleme alınmıştır.

 

“Ak Saray” Maliyetine Uzaya Gönderebileceğimiz Araçlar

Bugün bir arkadaşımın Ak Saray ile Plüton görevlerinin maliyetlerini kıyaslaması üzerine merak ettim, Türkiye halkına neredeyse hiçbir faydası olmayan bir “Cumhurbaşkanlığı Köşkü” yerine, NASA’nın yaptığı ne tür projelerden yapabilirdi diye… Ancak gün içerisinde, kağıt üzerinde hızlıca yaptığım bir hesabı paylaşmıştım. Merakım dinmedi.

Gittim, Mimarlar Odası’nın burada da ilan edilen sayılarından yola çıkarak, tam maliyeti olabildiğince yaklaşık olarak hesapladım. Herkesin dilinde 4.5 milyar TL vardı, ben üşenmedim, sıfırdan kendim kalem kalem hesapladım. Tam olarak 4.200.643.000 TL (kabaca 4.2 milyar TL) sonucuna ulaştım. Hesaplarımda, “gereğinden fazla şişirilmemesi” için 12 aylık değil, Ocak 2015’ten bu yana geçen 7 aylık harcamaları hesaba kattım (o nedenle 4.5 milyardan az bir sonuca ulaştım). Elbette benim hesaplarımda da artı eksi birkaç on-yüz milyon TL hata payı vardır (hata payına bak, şaka gibi). Ama yine de, bu bize bazı sonuçlar verecektir.

Kıyaslamada TL-USD kur oranını ilk etapta hesaba katmadım. Çünkü NASA, kimi zaman yurtdışındaki fabrikalarını kullanıyor olsa da, birçok parçasını kendi ülkesinde üretiyor. Yerli malı yurdum malı kullanıyor. İthal getirttiği malların bir listesine ne yazık ki ulaşamadım; ancak öyle bir şey yapacak olsam tez konusu çıkardı muhtemelen. O nedenle bunu, yeni neslin ekonomistlerine bırakıyorum. Dolayısıyla, Türkiye’nin de yerli malı üretip bundan yola çıkarak uzay programı geliştirme olasılığı üzerinde duruyorum. Zira başka ülkenin malıyla, başka ülkenin platformlarıyla, başka ülkenin parası ve ürünleriyle uzay programı sürdürmenin (veya genel olarak bilim yapmanın) alemi yok. Adamlar dolarla kazanıp dolarla harcıyor, biz de TL ile kazanıp TL ile harcıyoruz. Dolayısıyla kendi ekonomik çarklarımız içerisindeki proje oranlarına bakmamız gerekiyor. Tabii enflasyon ve alım gücü gibi faktörler bu hesapları etkileyecektir; ancak onu da şimdilik göz ardı ediyorum. Çünkü zaten sonuçlar öylesine komik ki, o hata paylarını bile eklesek sonuç heyecan vericiliğini yitirmezdi.

Dolayısıyla 4.2 milyar BİRİM paraya mal olduğunu varsayıyoruz Saray’ın. Bir de, Güneş Sistemi’nin fethi için kullanılan bazı araçların, USD cinsinden olan maliyetlerine bakalım (kur farkını şimdilik katmayacağım için, USD yerine Birim Para diyeceğim):

Şimdi bir bakalım:

Ak Saray için harcanan parayla, 1 defa Mars’a araç indirebilir, Güneş Sistemi’nin en dışındaki gök cisimlerinden olan eski gezegen Plüton’a 1 defa araç gönderebilir, üzerine Mars’a 1 defa yörünge aracı gönderebilir, üzerine artan parayla Ay’a 1000 defa sonda gönderebilirdik. 

veya alternatif olarak;

Ak Saray için harcanan parayla Plüton’a 6 defa araç gönderebilir, tarihe geçebilirdik. 

veya alternatif olarak;

Ak Saray için harcanan parayla Mars’ın etrafında şu anda 60 farklı araç döndürüyor olabilirdik. 

***

Hadi tamam lan, kur farkını da katalım, gelin:

4.2 milyar TL şu anda 1.58 milyar USD ediyor. Yani:

Ak Saray için harcanan paranın dolar karşılığı ile Plüton’a 2 defa araç gönderebilir, üzerine artan parayla Mars yörüngesine 2 ayrı araç gönderebilir, muhtemelen artan parayla da Ay’a birkaç sonda atabilirdik.

Bunun yerine bundan 2-3 sonraki nesil tarafından adı bile anılmayacak bir adama, muhtemelen gelecekte amacına uygun olarak kullanılmayacak olan dev bir saray inşa ettik.

Gururlan Türkiye!

Not: Tabii tüm bunları yapabilmek için bir uzay programı, binalar, platformlar ve hepsinden önemlisi aydın insanların yönettiği bir ülkenin gerekiyor olması gibi ufak ek problemler var. Ancak sanıyorum ki tüm bunların masrafı da, atıyorum Diyanet İşleri gibi hiçbir işe yaramayan kurumlardan veya çeşitli devlet organlarının harcamakta olduğu hiçbir dönüşü olmayan harcamalardan fazlasıyla çıkar. Öyle ki, ülkemize gelen astronotlar ve bilim insanları “Vay anasına, ne güçlü ülke!” bile derler, o derece! 🙂 Hatta bir çözüm, illa hiçbir kalemden para bulunamıyorsa, “Uzay Programı Vergisi” olabilir. Herkesten her ay bunun için 8-10 kuruş vergi alınacak olsa (gereksiz alınan trilyonlarca TL vergiden hiçbir şekilde kaynak ayrılamayacağını varsaymak gibi bir çılgınlık yapıyorum şu anda), 10 sene içerisinde Dünya’yla yarışır hale geliriz. Nerede… Vizyon gibi ufacık bir eksikliğimiz var işte. 🙂