Bilim, Bir Çeşit Din/İnanç Mıdır?

Bu konu, birçokları tarafından gündeme getirilmiş bir konudur. Çoğunlukla bilimle bilim çerçevesinde mücadele edemeyenlerin, bilimi kendi manipülatif alanlarına çekme çabasının bir sonucu olarak doğan bir argüman olsa da, aslında felsefi bir düzlemde, art niyet gütmeksizin de tartışılabilecek bir konudur. En son, geçen hafta katıldığım bir iklim bilim etkinliğinde, Dünyaca ünlü iklim bilimci Dr. Katherine Hayhoe’nun bilimle dini bağdaştırmak için bu argümandan söz etmesi, bu konuda bir şeyler yazma ihtiyacı doğurdu.

İlk olarak, birçok farklı katmanda incelenebilecek “Bilim bir inanç sistemidir.” argümanını çok temel bir düzlemde kabul ettiğimi açıkça belirtebilirim. Bu en düşük seviyeli düzlem, bilim ve dinin insanın yaşamı için ne tür bir işlev gördüğüyle ilgilidir. Ben de zaten aslen bu nokta üzerinde duracağım.

Ancak bundan söz etmeden önce, şunu da açıkça belirtmeliyim ki, o temel düzlemin ötesine geçip bir bütün olarak bilim ve dini (ya da “şahsi inançları”) ele alacak olursak, hiçbir şekilde “Bilim bir inanç sistemidir.” argümanını ileri sürmez ve kabul etmezdim. Bunun en basit nedeni de, daha üst katmanlardan biri olan metodolojinin tamamen farklı olması ve bu temel farklılığın, iki sistemi birbiriyle kolay kolay bağdaşamaz, bağımsız prensipler haline getirmesidir. Bilim şahsi inançlara boyun eğmez; ancak şahsi inançlar bilime boyun eğebilir. Bilimle dini bağdaştıranlara bir bakın. Hepsi, dini bilimin kalıplarına ve gerçeklerine uydurmak zorunda kalmıştır. Zira dinin “O yorum mu doğru, bu yorum mu doğru?” veya “Bence bu böyledir; kimsenin dediği beni ilgilendirmez.” gibi esnek bir doğası olması, bilimin sistemli, disiplinli, nesnel ve güvenilir doğasına ayak uydurabilir. Ancak ve ancak, bireyin kendisi bunu isterse… Öte yandan gücünü elinden geldiğince tarafsız kalabilmekten alan bilimin, din gibi insandan insana, kültürden kültüre, zamandan zamana değişen bir sisteme ayak uydurabileceğini düşünmek, abesle iştigal olacaktır. Uzun lafın kısası gerçek, inançlara göre değişmez.

Peki o zaman temel düzlemde neden kabul ediyorum argümanı? Bunun sebebi, dediğim gibi insan yaşamındaki işlevleridir. İnsan, bir memeli hayvan, özellikle de bir primat olarak müthiş bir merak duygusuna sahiptir. Memelileri yayılmaya zorlayan, yeni olasılıkları keşfetmelerini sağlayan, kısaca adaptif başarılarını arttıran en temel unsur, bu merak duygusudur. Yeniyi keşfetme, bilinmeyeni öğrenme, merakın peşinden gitme… Memeli harici hayvanlarda (özellikle kuşlarda) bu merak görülse de, birçoğu memelilerdekiyle kıyaslanamayacak düzeydedir. Memeli hayvanları inceleyecek olursanız, meraklarının peşinden gitmeye ve yeni fırsatlar yaratmaya çok daha açık hayvanlar olduklarını göreceksiniz. Hele hele primatlarda, neokorteksin oran olarak büyümesiyle bu uç düzeylere ulaşmıştır.

İşte bu merak duygusu, içimizde bir boşluk yaratmaya başlar. Etrafınıza bir bakın. Keşfedecek, öğrenecek, merak duyulacak ne kadar fazla şey var! Kaldırım taşları neden öyle değil de, böyle döşendi? Karşıdan karşıya geçerken sağa ve sola ne kadar bakmam gerekir? Benim saçlarım neden sarı da, mavi değil? Peki gökyüzü neden mavi de, yeşil değil? Bu sorular ve daha nicesi, tarihte geriye gittikçe daha da iç kemirir bir hal alır. Çünkü bugün herkes saçlarının neden belli bir renk olduğunu en azından kabaca bilir. Fakat eskiden, bunlara dair en ufak bir fikrin dahi olması mümkün değildi.

Bu durum, içimizde ömrümüz boyunca büyüyen bir boşluk yaratır. Bu boşluk, beynimizin ödül-ceza mekanizması dahilinde doldurulmak, tatmin edilmek zorundadır. Tıpkı aç/boş midemizin aynı mekanizma dahilinde doldurulmasının gerekmesi gibi. Biri zihinsel bir boşluktur, diğeri fiziksel… (Tabii ki zihin de fizikseldir; ancak farkı işaret etmek için böyle bir anlatımı tercih ettim)

Din, bu boşluğa tek ve nihai bir cevap sunar: Tanrı yaptı. Eğer bu açıklamayı kabullenmeye meyilliyseniz, boşluğunuzu doldurabilirsiniz. Elbette din, bunu detaylandırarak zihinsel bir tatmin sunmaya çalışır. Her türlü din sistemi içerisindeki motif (cennet, cehennem, şeytan, melekler, sınav, vs.) bu mental tatmin için gereken giriftleşmenin bir ürünüdür. Ancak hepsinin dayanak aldığı nokta aynıdır: Tanrı böyle istediği için böyledir.

Bilimin bu boşluğa verdiği cevap ise, “bilmiyorum”dur. İlk etapta garipsenebilir, ancak böyledir. “Bilmiyorum; ancak bilebilirim.” Yani bilim ilk etapta boşluğu doldurmak için bir hamlede bulunmaz. Temkinlidir ve “Bilmiyorum.” der. Fakat nihai amacı aynıdır: o boşluğu doldurmak. Bunun için, o boşluğu yaratan unsurların her birini ayrı ayrı ele alır, sonrasında öğrendiklerini bir araya getirir ve boşluğu doldurma girişimlerine başlar. Eğer boşluğu doldurmak için ileri sürdüklerinden biri hatalıysa, boşluğun geri gelmesinden korkmaksızın o iddiasından vazgeçer.

Elbette, bana kalırsa ikinci yöntem çok daha asildir. Boşluktan korkmanın bir anlamı yok. Çünkü korksak da, korkmasak da o boşluk orada olacak. Madem öyle, bunu rastgele ve yüzeysel bir açıklamayla tatmin etmektense, aceleye getirmeden ama verdiğimiz cevaplara güvenerek tatmin etmek çok daha uygun olacaktır.

Ben bunu yine mideyi doldurma çabasına benzetiyorum. Bazı insanlar açlıklarını bastırmak için midede yapay bir tokluk hissi yaratacak, hızlı kabaran ve hacim işgal eden yiyecekleri tercih eder. Böylece açlık hissi gider, evet. Ancak birey “beslenmemektedir”. Yediğinizin besin değeri yok denecek kadar azdır. Fakat amaç tatmin edilmiştir: boşluk dolmuştur. Öte yandan bilim, uzun soluklu bir diyet gibidir. Yediğiniz yemek sizi bir kurt kadar açken belki doyurmaz; ancak vücudunuzun ihtiyacı olan bütün besinleri, dengeli bir şekilde alabilirsiniz.

Uzun vadede baktığınızda, yapay tokluk yaratanın etkisinin geçici ve uçucu olduğunu; küçük ama besleyici lokmalarla karnınızı dolduranın ise çok daha kalıcı, sağlıklı ve işlevsel olduğunu göreceksiniz.

Bu bakımdan evet, bilim benim içimdeki merak ve cehalet boşluğunu doldurmak için sığındığım bir limandır. Tıpkı insanların açıklayamadıklarını açıkladığını sandıkları bir sisteme bağlanmaları ve her şeylerini onun üzerine inşa etmeleri gibi. Eğer ki “inanç” ve “din” tanımı, bilinmezliğe bir açıklama getirme sistemi olarak yapılacaksa, bilim bu tanıma uyacaktır. Ancak pek nadiren din ve inanç bundan ibaret görülür. İşte bu nedenledir ki, tanıma bağlı olarak, çok temel bir düzlemde bilim ve dinin yapmak istedikleri aynı olsa da, daha kapsamlı bir perspektiften bakıldığında ikisini aynı kefeye koymanın imkansız olduğu görülecektir.

Bilim, metodolojisi gereği gerçeğe ulaşmak konusunda başarılıdır. Deneme-yanılmaya dayanır ve korkusuzdur. Sistemli olarak, birikerek ilerler. İçeriğindeki her şeyin “evrensel olarak gerçek” olduğunu iddia etmez; ancak bildiklerine güvenir. Çünkü yöntemi güvenilirdir. Dinin böyle bir metodolojisi bulunmaz. İspat yüküne inanan bir yapısı yoktur. Güvene ve “iman”a dayanır. Bu illa “kötü” bir yaklaşım olmak zorunda değildir; ancak eğer ki amaç “içimizdeki boşluğu doldurma”nın ötesine geçerek “gerçeğe ulaşmak” ise, bu noktada bilim ile yarışabilecek bir düşünce sistemi asla var olmamıştır.

Din ve felsefe gibi yapılar, kişinin bilimden aldıklarını kendi dünya görüşü içerisinde anlamlandırmaya yarayabilir. Ancak bu anlamlandırmanın genel geçer doğru olmasını beklemek hatalıdır ve birçok insan bu hataya düşmektedir. Çoğu iyi niyetli dindar insan bile, bilimden aldıklarını kendi dini görüşü çerçevesinde değerlendirdiğinde, mutlak bir gerçeğe ulaştığını zanneder. Mutlak gerçeklere ulaşabilir miyiz bilinmez; ancak mutlağa en yakın gerçeklere ulaşabildiğimizden güvenle emin olduğumuz sistemimiz bilimdir. Bir taşın neden yere doğru hareket ettiğini din veya felsefe ile açıklayamazsınız. Ancak bir taşın neden yere doğru hareket ettiğini bilim sayesinde öğrendikten sonra, eğer dilerseniz bu bilgiyi şahsi yaşam görüşünüz dahilinde kullanabilirsiniz.

Bir diğer deyişle bilim üzerine kurulu bir yaşam görüşünde şahsi yorumlara çok az yer varken, dini ve felsefi yaşam görüşlerinde öznel yargılara çok daha geniş bir yer bırakılabilir. Bu da, illa “kötü” bir şey olmak zorunda değildir. Sonuçta bireyler kendi fikirlerini gerçeğe dahil ederek bir harman çıkarmak isteyebilirler. Kötü olan, bu harmanın, bilimin ileri sürdüğü gerçeklerden “daha gerçek” olduğu sanrısına kapılmaktır. Çoğunlukla ben-merkezci bir doğası olan insanlar, kendi kattıkları yorumların, sırf yorum katılmış olmasından ötürü gerçeği daha da “gerçekçileştirdiğini” düşünmeye meyillidirler. Bundan sıyrılmanın tek yolu, ortadaki bir olguya katılan her bir yorumun bilimsel perspektifte geçerliliği olduğundan emin olmaktır.

Bireyin kendisi istemediği müddetçe din ve bilim, her zaman uyuşmaz sistemler olarak kalacaktır. Ne zaman ki birey “Ben din yorumumu değiştirerek bilimle uyuşturacağım.” der; işte o zaman ikisinin bir arada olduğu bir yapıdan söz etmeye başlayabiliriz. Ancak “Bilim ne derse desin, dinin dediği doğrudur ve doğru kalacaktır; sonuçta bilim de fikirlerini sürekli değiştiriyor.” gibi bayağı ve çağ dışı bir yaklaşım, kaçınılmaz olarak başarısızlığa mahkumdur.

Yani çoğu durumda olduğu gibi burada da olay, kişinin kendisinde bitmektedir.

Advertisements

One thought on “Bilim, Bir Çeşit Din/İnanç Mıdır?

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s