“I, Origins” Üzerine

Abov. Tüm zamanların en “arabulucu propaganda filmi” bu olabilir! 😀 İşte bunlar hep bilimle dini aynı kefeye sokuşturmaya çalışmaktan oluyor. Son zamanlarda evrensel din kavramının giderek altının oyulması, bu tür “savunuları” doğurdu. İnsanlar giderek kendi içlerinde dine çekiliyorlar; bu da onun toplumsal gücünü zayıflatıyor (en azından öyle bir imaj uyandırıyor). Öte yandan bilim, her zamanki gibi tam gaz yoluna gittiği ve “popüler, havalı çocuk” olduğu için, insanların kafaları gün geçtikçe karışıyor. Bu film de bunun çok güzel bir yansıması olmuş.

İlk önce şunu bilelim: din, bilim değildir. Bilim, din değildir. Bilim ve din aynı kefede de değildir. Hiçbir zaman olmamıştır, hiçbir zaman olmayacaktır ve hiçbir zaman da olamayacaktır. Bunu fark etmezsek, böyle filmler de çekeriz, daha beterlerini de… Neyse ki film yapımcısı olan Mike Cahill, biraz Carl Sagan, biraz Isaac Asimov ile haşır neşir olmuş hakkında bazı yazılanları okuduğum kadarıyla… Böylece belki çok daha berbat olabilecek bir filmi azıcık daha “katlanılır” kılmış. Ama Asimov’un da, Sagan’ın da kemikleri sızım sızım sızlardı şu filmi görecek olsa herhalde.

Şimdi ikinci olarak şunu söyleyeyim: film genel anlamda kötü değildi, bu kadar sert bir giriş yaptıysam da… Kendisini izletiyor, ilgi çekici düşüncelere yer verilmiş, bilimkurgu demek zor ama birazcık değinilmiş ortalarından sonra… Bilimin doğası falan fena anlatılmamış, az sonra değineceğim gibi, çok fazla eleştirilecek nokta olsa da… Bu yazımın girişinin sertliği, filmin felsefesinin ve ana amacının hatalı olmasından kaynaklanıyor: karakterler, bilimi din, dini bilim gibi görmeye (ve tabii göstermeye) çalışıyorlar. Eğer Cahill bunu “işte insanlar böyle düşünüyor” diye yansıtmaya çalıştıysa ne ala… Ancak ana karakterin “değişiminde” büyük etkisi olduğu için, bunun çok da yanal bir görevi olmadığını, filmin asıl öz hedefi olduğunu düşündürdü bana…

Neydi o öz? “Bilimsiz din, dinsiz bilim olmaz.” Einstein’a sürekli yamanmaya çalışılan ve aslında hedefinden tamamen saptırılmış (http://goo.gl/OZn92O) o meşhur sözünün filme dökülmeye çalışılmış hali… “Bilimsiz din kör, dinsiz bilim topaldır.” Hadi ordan! Filmde iki berbat işlenmiş nokta ile bunun ne kadar saçma olduğunu göstermeye çalışayım, sonra bazı diğer örnekler de vereceğim:

İlki, baş karakter Ian’ın ölen hatun (Sofi) ile yatakta konuşurlarken dönen muhabbet. “Dindar”ı simgeleyen Sofi, “atayiz bilim insanını” simgeleyen Ian’a, içlerinde bulundukları odayı “bilimsel gerçeklik” olarak anlattıktan sonra, odanın dışında var olanları “insanın inancı” olarak yansıtıyor. Orada neler olduğunu “anlayıp öğrenebilmemiz için” inanmamız, inançlı olmamız gerektiği mesajını veriyor. Çok tipik bir dindar manevrası: “bilim bize bir şeyler verir, din bize onun ötesindeki şeyleri verir” safsatası. Bana bugüne kadar din sayesinde gerçekliğini öğrendiğimiz, daha önceden bilmediğimiz bir şeyin, din tarafından söylenmesi sonucu “Haa gerçek buymuş.” dediğimiz tek bir şey söyleyin, ben de sizi ciddiye alıp, muhabbete devam edeyim. Böyle bir saçmalık olamaz. Bir de utanmadan, odanın “kapısından geçmeyi”, bilimin sınırlayıcılığından çıkarak “asıl gerçeğe ulaşma” olarak yansıtmaya çalışmış Cahill ve karakteri. Vay Cahill vay, ne diyim! Dediğim gibi, bu son zamanlarda giderek revaçta olan bir hamle: dini “özgürleştirici” bir araç olarak yansıtma. İşin aslı işe şu: Odanın ötesinde ne olduğunu bize gösterebilecek tek araç bilimdir. O kapıdan geçip, ötesinde ne olduğunu görmek “dini inanç” değil, “bilimsel sorgulama ve araştırma”dır. Bizi odanın ötesinde neler olduğunu keşfetmeye iten şey, merakımızdır, bilimsel ve tarafsız sorgulamadır, incelemedir. Bize bir şeyleri öğreten, kendi küçük dünyamızın ötesine geçmemizi sağlayan şey, bilimin baş döndürücü gücüdür. Bize içinde yaşadığımız zifiri karanlıkta ufacık bir mum ışığı sağlayan tek aracımız da bilimdir, başkası değil. Çok çakal bir akıl oyunu oynamaya çalışıyor yapımcı ve bilimin gücünü dine yamamaya çalışıyor. Hiç hak etmediği halde ahlakı, etiği, toplum düzenini kendi başarısıymış gibi üstlenen, toplumsal gelişimin ve kültürel evrimin kredisini çalan dine, bir de bilimin gücü yamanmaya çalışılıyor. Birlik ve beraberliğe ihtiyacımız olduğu şu günlerde, bu oyuna gelmeyelim arkadaşlar. 😛

İkinci örnek ise, (yine her zaman olduğu gibi), kelime oyunlarına başvurarak kafa karıştırma metodu. Dalai Lama’nın “eğer bilim Budizm ile çelişirse, Budizm ile ilgili inançlarını değiştireceğine” dair efsanevi sözünden yola çıkarak, Hint karakter, başrol oyuncusu Ian’a şunu soruyor: “Peki dini bir deneyim, senin bilimsel verilerin ile çelişirse, sen ne yapardın?” Öncelikle takdir edeyim: anlık olarak benim de beklemediğim ve şaşırtıcı bir soruydu bu. Tabii üzerinde 15 saniyecik bile düşünseniz, sorunun ne kadar saçma olduğunu anlayabilirsiniz. Şöyle ki:

Bilim, öyle birileri tarafından oturulup geliştirilmiş bir sistem değildir. İnsanın doğayı, evreni, yani gerçeği anlama merakından doğan bir süreçtir. İlk başta felsefe ve dinle iç içeydi, çünkü bir metodolojisi yoktu. Ancak ne din ile, ne de bilim haricindeki diğer felsefe türleri ile herhangi güvenilir bir cevaba ulaşamadığımızı fark ettiğimiz için, bize gerçek cevapları verebilecek metodolojilere odaklanmaya başladık insanlık olarak. Süreç içerisinde, felsefenin bir uzantısı olarak bilim doğdu. Dolayısıyla bilim, birilerinin tekelinde olan, kurallarını birilerinin belirlediği bir sistem değil. Bu nedenle, din gibi bir düşünce sisteminin temelleri ile bilimin temellerini aynı kulvarda veya kefede değerlendirmek en kibar tabiriyle ahmaklıktır. Filmin inatla, tekrar tekrar düştüğü hata da bu…

Dini/ruhani (yani aslında basitçe, “duygusal”) bir deneyim, bilimsel verilerle çelişecek olursa, yapılacak olan şey, bilimsel gerçekler dini gerçekler ile çeliştiğinde yapılacak olandan farklı değildir. Bilimsel veriler analiz edilir, bağımsız gözlemcilerin elinden geçer ve bu titiz yöntem sonucu ulaşılan cevaplara göre çıkarımlar yapılır. Bunun sonucunda (ve ancak bunun sonucunda) bilimsel veriler doğrulanır veya yanlışlanır. Dolayısıyla bilimi düzelten şey, bilimdir. Din değil. Filmde soru öyle bir soruluyor ki, sanki duygusal ve dini denebilecek bazı deneyimlerin bilimsel bir kredibilitesi varmış, dolayısıyla bilimle çeliştiği takdirde bilimsel tutumumuz değişmeliymiş gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Dediğim gibi, takdir edilesi ve bir o kadar da acınası bir manipülasyon örneği.

Tüm bunların altında yatan sorun da şu: din gerçeği açıklayamaz, bunu inatla görmezden geliyoruz. Dini duyguları korumak adına, ona olmadık güçler bahşediyoruz İnsanlar inatla dinin bizi gerçeğe ulaştırabileceğine dair bir sanrı besliyorlar. Zaten dinin evrensel gücünü giderek yitiriyor olması da bu nedenle bu tür filmleri, propagandaları, yakarışları doğuruyor. “Hayır arkadaşlar hayır, din ölmedi, bizi hala gerçeğe götürebilir!” Yok böyle bir şey. 1 tane değil, 1001 tane manipülatif Hollywood filmi de çekseniz, böyle bir şey olmayacak. Din size sadece teselli verebilir, bazen de umut verebilir. Ama cevap veremez. Bu evren içerisinde cevaplar alabilmemizi sağlayan tek sistem bilimdir.

Şimdi din konusunu bir kenara bırakalım ve kısacık bir şekilde filmin bilim kısmına bakalım. Başlangıçtaki göz evrimiyle ilgili bıdılar çok güzel. Adamlar derslerine çalışmışlar. Hatta NIH’in nükleotit sekansı tarama sistemi BLAST’ı bile kullanmışlar. Bunlar hoş şeyler. Keza film boyunca verilen birçok bilimsel bilginin geçerliliği var. İlk etapta gözüme takılan bir hata yok. Gözün evriminin bir “varsayım” olduğu, “gerçek” olmadığı söylenmiş filmde. Ama öyle bir söylenmiş ki, yanıltıcı bir mesaj veriyor gene: gözün evrimine dair tüm basamakları laboratuvarda tekrar etmedik, evet. Ancak bu, gözün evrimleştiğini bilmediğimiz ya da öylesine varsaydığımız anlamına gelmiyor. Bir şeyin kesin ispatlanması için laboratuvarda tekrar edilmesi gerekmez. Hiçbir süpernovayı laboratuvarda tekrar edemeyiz, hatta tüm detaylarını gözleyemeyiz bile; ancak bilimsel verilerden yola çıkarak tam ve gerçeğe müthiş yakın bir tablo çizmeyi başarabiliriz. Evrim de böyledir. Gözün evrimi, çizilen tablonun gerçekten birazcık sapmak zorunda olması (çünkü her şeyi %100 bilmemiz imkansızdır) bakımından bir varsayımdır. Gerçeğe müthiş yakın bir varsayımdır. Ve evet, laboratuvarda her adımın tekrar yaratılması elbette bu gerçeğin gücünü katlayarak arttırır. Ama öylece “bu bir varsayım, gerçek değil” demek hatalı bir izlenim veriyor. Beni rahatsız etmedi ama, sakat olmadığı da söylenemez. Ayrıca tabii filmin sonundaki “reenkarnasyon”un bilimselleştirilmesi çabası ve Budizm’e bol bol göz kırpma belki katı bilimcileri rahatsız edebilir ama bana çok dokunmadı. En nihayetinde bilimsel olarak saçmalık olduğunu göstermişler. Ama tabii duygusal bir “asansör” sahnesi koyup, “kapıdan geçme” ile bitirmeleri (dolayısıyla az önce anlattığım “odanın içi ve dışı” konusuna gönderme yapmaları) gözden kaçmıyor. Olsun, sanattır, olur o kadar. Genel olarak gayet hoş bir bilim yansıtılmış diyebilirim.

Ancak… Tabii ki burada kocaman bir “ancak” koymam gerekiyor. Filmin ana amacına, yani “hayatı anlamak için hem din, hem bilim lazım” safsatasına hizmet etmek için, bilimi motomot ve katı bir şekilde göstermeye çalışmışlar. Yani bildiğiniz “beyaz önlüklü, kalın çerçeveli gözlüklü, tuhaf tuhaf terimler kullanan adamlar ve kadınlar” imajı tekrar pişirilip seyirci önüne sunulmuş. Mesela filmde kaç defa “data point” (veri noktası) lafı sarf edildi, sayamadım. Böyle bilim insanları abidik gubidik her şeyi katı katıya değerlendiriyormuş falan gibi bir imaj çizilmeye çalışılmış. Sanki bilim insanlarının hiçbir duygusal tarafı yokmuş, hepsi robotlarmış gibi anlatılmaya çalışılmış. Eh, böylece “İşte bunu tamamlayıcı dindir! Ta daaaa!” diye şapkadan dini çıkarabilmeleri mümkün olmuş.

Saçmalık! Bilim insanları da, her sıradan insan gibi “insan”dır. Bize duygularımızı, ahlakımızı, etik algımızı veren şey din değildir. Toplumsal yapı, kendi deneyimlerimiz, eğitimlerimiz ve benzeridir. Din bunun bir parçasıdır; ancak olmazsa olmazı değildir. Din olmasa da insanlar ahlaklı, eğitimli ve etik değerlere saygılı olabilirlerdi ve oluyorlar da… Dünya’daki kitlesel katliamların ezici çoğunluğunun din adına yapılıyor olması tesadüf değil. Dünya’daki tüm insanların %12’si “dinsiz”, %12’si “diğer” iken, ABD’de 2013’te yapılan bir araştırmaya göre, tüm hapishane popülasyonunun %0.07’sinin ateist olması tesadüf değil. Din insanları suçlu yapıyor demiyorum (ki bunda da payı var). Ancak din insanları kendi başına “iyi” yapmıyor, onu garanti edebilirim. Din, tıpkı beslenme tipimiz gibi, hayatın bir parçası. Ancak beslenmeden hayatta kalamazsınız. Dinsiz ise kalabilirsiniz (bkz: en en en az 192 milyon insan).

Duygularımız, insanı özelliklerdir. Evrimsel süreçte, yemek yedikten bir süre sonra dışkılıyor olmamız ile aynı şekilde evrimleşmiştir. Duygulara ruhani bir boyut katmak yeni bir şey değil. Duyguları bilim ve doğa üstü gösterme çabası da yeni bir şey değil. Ancak bunların hiçbiri, doğru şeyler de değil. Din, duygusal bir deneyimdir. Ancak duygusal deneyimler din değildir. Film bu basit gerçeğin ayırdına varamadığı için lafı dolandırıp duruyor.

Filmin yine bilimin dine yamanarak dini savunma çabalarından biri de, başlara yakın bir noktada, göremeyen solucanlara göz kazandırmayla ilgili laboratuvar sahnesinde geçiyor. Yine filmin dinci karakteri Sofi, bu bilimsel süreci duyduktan sonra “Tanrı’yı oynamak tehlikeli” minvalinde bir şeyler söylüyor, sonra atayiz bilim insanı Tanrı’nın var olduğu fikrine karşı çıkıyor, sonra da Sofi şunları anlatıyor: işte efendim solucanlar normalde göremiyormuş da, sadece 2 tane duyuları varmış da, dolayısıyla ışığın varlığını bilemiyorlamış. Ama bizim 5 duyumuz varmış, o nedenle ışığın her yerde olduğunu biliyormuşuz. Vay efendim o zaman insanlar arasında da belki mutantlar vardır da, 6. bir his olarak ruhani deneyimleri hissedebilirlermiş. Bu da yeni bir saçmalık değil. Ana rahminde birbiriyle konuşarak “dışarıda yaşam olmadığını” savunan bebek ikizleri saçmalığını bilenler bilirler. Pek çok benzer hikayeyle aynı saçma noktaya varılmaya çalışıldı bugüne kadar.

Yalnız bir sorun var: solucanları yaratan şey “ışık” değil ki? Burada sorun bir Tanrı’nın var olup olmaması değil. Bunu bilemeyiz, zira diğer yazılarımda da işlediğim gibi, belki de Tanrı var; ancak çok çılgın bir karakter olduğu için kafamızı karıştıracak bir dolu “bilimsel” şey atıp duruyor karşımıza. Belki bizimle kafa buluyor. Bilemeyiz. Din konusundaki sorun, “her şeyin yaratıcısı olan şeyin” Tanrı olduğu iddiası. Yani o “dışımızda var olan ama göremediğimizin iddia edildiği şeyin”, *her şeyin sebebi* olduğu iddiası. Eğer ki kör solucanlardan bazıları kalkıp da “Biz onu göremiyoruz ama ışık bizi yaratan şeydir.” deseydi, aklı başında solucanlar onlara kıçlarıyla gülmeliydi. Zira 5 duyusu olan bizler biliyoruz ki, solucanları yaratan şey ışık değildir. Evrimsel süreçle var olmuşlardır! Dolayısıyla, “neden olucu Tanrı” fikri sorun, yoksa Tanrı varmış, yokmuş, sonu olmayan tartışmalar bunlar. Sonu olan bir tartışma ise şu: “şeyler”, yaratılmamıştır. Şeyler, anlaşılabilir, test edilebilir, tekrar edilebilir süreçlerle var olmuşlardır. Örneğin Evren, Büyük Patlama ile var olmuştur. Canlılar, evrimle var olmuştur. Bu süreçlerin hiçbiri, bir varlık tarafından kontrol edilmemektedir. Ve saçma sapan analojiler kurarak duru suları bulandırmak, bunları değiştirmeyecektir.

Uzun lafın kısası, hani biraz boş zamanınız varsa izlemeye değer bir film. En azından bu tür düşünceleri görmenizi sağlıyor. Yapımcı elinden geldiğince bilime hakkını vermeye çalışmış; fakat çoğu noktada “Ama din kardeşinizi de aranıza alın, o da halen işlevsel.” mesajı vermekten kendini alamamış. Hani kendi düşüncesidir, sanattır falan, tamam, ona lafım yok. Ama bilimi din kefesinde, dini bilim kefesinde değerlendirmeye çalışmak, ikisini bir tutmak, ikisinin bir madalyonun ayrılmaz iki yüzü olarak görmek falan, artık komik iddialar bunlar. Din kendi alanındadır, pek bir şey kazandırmaz ama insanların halen büyük bir kısmının ona ihtiyacı vardır. Bilim de kendi alanındadır, bize her şeyimizi bahşetmeyi başarmış bir güçtür ve her geçen gün daha fazlasını öğrenmemizi sağlamaktadır ve her birimizin ona her nefesimizde, hayatımızın her alanında ihtiyacı vardır.

Eğer aksini iddia ediyorsanız, şu anda bu yazımı oku(ya)muyor olmalıydınız.

Advertisements

One thought on ““I, Origins” Üzerine

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s