“Theory of Everything” Filmi, Evren, Kuantum, Determinizm ve Tanrı Hakkında Düşünceler…

Filmi bugün izledim. Gerçekten çok hoştu, beğendim. Yani, aslında “tipik bir aşk filmi” idi bir yerde; ancak taraflardan biri Stephen Hawking olunca, “tipik” olamıyor hiçbir şey…

Filmde birçok düşündürücü nokta vardı tabii. İlk aklıma saplanan düşünce; ALS’nin belirtileri başladığı sahnelerde “Hadi gel de Tanrı’dan bahset şimdi!” demek oldu… Dünya’nın belli bir döneminin en muhteşem ve parlak zihinlerinden biri; onu olabilecek en rahatsızlık verici bir şekilde kısıtlayacak bir hastalığa yakalanıyor. Bu mu plan, bu mu sınav? Hadi, gel de Tanrı de şimdi…

Sonra düşündüm. Neden denmesin ki? Tanrı cevabını bir şeylere yapıştırmak çok kolay. Çünkü Tanrı bir joker kartı. Her yere gelir, her duruma uyar, her şeyi tamamlar, her şeyi açıklar. Aslında tabii ki hiçbir şeye uymaz, hiçbir şeyi tamamlamaz. Hele hele hiçbir şeyi açıklamaz. Ancak böyle bir illüzyon yaratan, çok güçlü bir kavramdır. Bir düşünün. Hawking gibi bir dehanın ALS’ye yakalanması sonunda başına gelebilecek 3 temel olasılık var:

1) ALS’ye yakalanır ve öngörüldüğü gibi ölür.

2) ALS’ye yakalanır ve sıradışı bir şekilde hayatta kalır. Ama hastalığa yakalanmasından ötürü kötü bir hayat yaşar.

3) ALS’ye yakalanır ve sıradışı bir şekilde hayatta kalır. Ama buna rağmen iyi bir hayat yaşar ve büyük başarılara imza atar.

Bunlar birbirlerini %100 dışlayan olasılıklardır. Üçü aynı anda gerçekleşemez. Hem hayatta kalır, hem ölemezsiniz. Hem iyi bir hayat, hem kötü bir hayat yaşayamazsınız. Hem ölür, hem iyi/kötü bir hayat yaşayamazsınız. Ancak ne “hikmet”tir ki, üçü de Tanrı’yı destekleyecek argümanlar olarak kullanılabilir. Daha doğrusu birbirini tamamen dışlayan üç olasılık da, Tanrı argümanı ile yoğrulabilir. Şöyle ki:

1) ALS’ye yakalanır ve çağımızın en büyük dehası ölür. “Eee, ne de olsa inancı zayıftı. Einstein’ın ”Tanrı zar atmaz.” lafını aldı, ”Tanrı zar atar, hatta asla bulamayacağı yerlere atar.” olarak değiştirdi. Dolayısıyla Tanrı bize bu yolla inancın sağlamlığının önemini gösteriyor.” Bu gibi cümlelerle, inanç sağlamlığının önemi gösterilebilir. Hatta “Eğer ki inançlı olsaydı, bu hastalığı atlatma ihtimali olabilirdi.” gibi cümlelerle bu durum daha da ileri götürülebilir. Ne demek istediğimi anladınız, ölümü, Tanrı’nın inanç sınavı ile ilişkilendirilebilir.

2) ALS’ye yakalanır, çoğu hastada olduğu gibi giderek kötüleşir, yapabileceği onca muhteşem şey varken ölür. Bu noktada, ALS’ye yakalanması bir “mesaj”dır. Fakat Hawking Tanrı’ya kafa tutmaya devam eder ve cezasını çeker. Bunu “örnek almalıyızdır”. Yoksa başımıza benzer şeyler gelebilir.

3) ALS’ye yakalanır; ancak hayatta kalır. Hatta oldukça iyi bir hayat yaşar, kitaplar yazar, rekorlar kırar, müthiş keşiflere imza atar. Tüm olasılıklara karşı gelip hayatta kalması, bir “mucize”dir. Tanrı’nın bir işidir. Ne olursa olsun, bize en inanılmaz şeyleri başarabileceğimizi göstermek için bu örneği göndermiştir.

Bana bu üç düşünce de müthiş rahatsızlık verici geliyor. Bir o kadar da yabancı bana bu düşünceler… Bu yazıyı yazarken bile, mantıksızlığından rahatsızlık duyuyorum. Ancak orada bir yerde, Dünya’nın bir kesiminde yaşayan insanların, Hawking’in hayatta kalması veya Alan Turing’in intiharından (ve benzeri “yaşam öykülerinden”) yola çıkarak Tanrı’ya ulaştığını, doğal süreçleri ve olguları dini açıklamalarla yoğurduğunu, joker elemanlarla süslediğini biliyorum. Hawking’i bir “örnek”, ALS’yi bir “mesaj” olarak gören o kadar çok insan var ki… Tabii böyle bir mesaj olarak görmeyen inançlı insanlar da vardır; genelleme yapmaktan kaçınmaya çalışıyorum. Ancak bu kadar inanç-Tanrı ile yoğrulmuş bir dönemde, Hawking gibi bir dehanın başına böyle bir hastalığın geldiğini görüp de, akla inanç-Tanrı ile ilgili şeyler gelmemesi çok zor. Filmin ALS ile ilgili kısmında aklımda hep bu düşünceler vardı. İnanç öyle bir şey ki, hiçbir realite tanımıyor. Her kalıba sığdırılabiliyor. Her şekle giriyor. Bu sayede varlığını sürdürüyor. Ve bu o kadar güçlü bir döngü ki, içinden çıkmak mümkün değil. Ama gerçek olmadığı da o kadar bariz ki… Hiçbir ispata dayanmadan, her şeye uydurmak mümkün. Ve bunu yaparken, hiçbir ek açıklama yapmaya gerek yok. “Tanrı vardır ve o buna neden olmuştur.” Bitti. Neden ne olursa olsun, sonuç ne olursa olsun, Tanrı kredileri almaktadır. Hawking’in çabasıymış, eşinin didinmesiymiş, doktorların emekleriymiş… Belki birazcık kredi verilir; fakat sonrası unutulur. Bunu kabullenemiyorum.

Bunun dışında filmin en güzel noktalarından birisi, Hawking’in başarılarının gösterilmesiydi elbet. Gerek 2 yılı kalmasına rağmen PhD’sini dahiyane bir şekilde alması, gerek Hawking Radyasyonu’nu bilim camiasına kabul ettirmesi, gerek sonrasında yazdığı kitapla rekor bir başarıya ulaşması, vs. Gerçekten de, ALS gibi “sinir bozucu” bir hastalığa rağmen bile insanın azminin başarıya ulaşabileceğinin göstergesi. Evet, bu Hawking’in başarısı. Hawking’in azmi. Hawking’in çabası. (Ve tabii ki ona yardımcı olan muhteşem eş(ler)inin; ama bir süpergücün hayali bir testi ya da şovunun değil!)

Hawking’in ilişkileri konusu beni alakadar etmez; özel hayatıdır. Fakat kısaca değinmem gerekirse, ilk eşinin de, Hawking’in de haklı olduğunu düşünüyorum. Öyle bir yaşam içerisinde, “sıradan” ve “standart” diye şeyler yok. Dolayısıyla eşinin zamanla bıkması, dayanamaması, başka (ve “gerçek”) bir eş araması, bana çok normal geliyor. Hawking’in de kendisine yeni ve taptaze ilgi gösterebilen birine yönelmesi çok normal. Ayıplanacak, yadırganacak hiçbir şey göremiyorum.

Yine Tanrı konusuyla ilgili olarak, ilk kitabında Tanrı’ya biraz yer verdiğini görüyoruz. Filmde bu konu, sanki ilk eşine bir jest olarak verilmiş. Doğruluk payı var mı bilmiyorum. Çünkü Hawking ateist, artık bunu kesin olarak biliyoruz. Belki o zamanlarda ateist değildi veya kararsızdı, bilemiyorum. Ancak “Tanrı’nın aklını okumak” derken, eğer ki metafor yapmıyorsa, kişisel bir inançtan söz ettiğini düşünebiliriz. Fakat filmde sanki eşini mutlu etmek için bunu eklemiş gibi gösterilmiş; ya da ben öyle yorumladım. Bu çok ilginç bir jest olurdu; ancak yine de eşine olan saygısının ne kadar büyük olduğunu anlamamızı sağlıyor. Ki bu filmin galasına da, boşanmış ve başkasıyla evlenmiş eşiyle katılması, ne kadar güçlü bir bağları olduğunu gösteriyor bence.

Hawking sonradan verdiği konferanslarda yavaş yavaş aslında inancının olmadığı sinyallerini veriyor, sonrasında Büyük Tasarım‘da Tanrı’yı Evren’den ve varoluştan tamamen dışlıyor, en son 2014 yılında verdiği röportajlarda da, açıkça ateist olduğunu ilan ediyor. Hoş, yine beni alakadar etmez neye inanıp neye inanmadığı. Sonuçta o inandı ya da inanmadı diye Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu değişmeyecek. Ancak madem Hawking’in hayatını ele alıyoruz, özel hayatına değindiğimiz gibi buna da ister istemez değinmek gerekiyor.

Filmdeki tuhaf bir nokta, Einstein’ın kuantum mekaniğini reddedişini, sanki kendi kişisel Tanrı’sını korumaya çalışması gibi gösterilmesi olmuş. Einstein, panteistti. Spinoza’nın Tanrısı gibi bir inancı benimsiyordu. İslam’ın sufizm dalına benzer bir inanç diyebiliriz. Einstein, Evren’in kendisini bir Tanrı olarak görüyordu. Onun bir bilinci, kararları, kişiliği olduğuna inanmıyordu. Her şey Tanrı’ydı, Tanrı her şeydi. Onun dışında, ötesinde, içinde bir şey yoktu. Ayrı bir varlık, ayrı bir bilinç, ayrı bir karar mekanizması bulunmuyordu. Ve Einstein, “Tanrı zar atmaz.” derken İslam’ın ya da Hristiyanlık’ın Tanrısına göz kırpmıyordu elbette (bu, teizm savunusu olarak inatla kullanılmaktan vazgeçilmeli, komik oluyor). “Evren zar atmaz.” diyordu. “Evren’de salt olasılıklar yoktur.” diyordu. “Evren, deterministtir.” diyordu. Evren’de, yeterli miktarda gözlem gücümüz olduğunda, her şeyin önceden tam olarak tespit edilebilir olduğunu düşünüyordu.

Örneğin yarınki hava durumunu %100 olarak bilemiyoruz. %60 olasılıkla yağmur yağar diyoruz. Halbuki yağmur ya yağar, ya yağmaz. %30’u, 60’ı olmaz. Fakat elimizde yeterli veri olmadığından, kesin bir şey söyleyemiyoruz. Her bir hava molekülünü %100 takip edip, her birinin etkileşimini %100 bilebileceğimiz yazılımlarımız olsaydı, yarın saat 15:32’de havanın tam olarak nasıl olacağını %100 bilebilirdik. Bu güçte bir teknolojimiz yok. Ama olsa, bilebilirdik. Öte yandan kuantumda böyle bir şey yok. Kuantumda elektronun bir noktada bulunması, biz onu düzgün ölçemediğimiz için belli bir olasılığa dayanmıyor. Eğer daha güçlü bir ölçüm aletimiz olsa, elektronun X noktasında bulunma ihtimalini %60 değil de, %75 bulamazdık. Elektron, gerçekten de %60 ihtimalle o X bölgesinde bulunabiliyor gibi gözüküyor. En azından şu andaki fizik onu gösteriyor. Dolayısıyla doğanın özünde probabilitizm söz konusu…Olasılıkçılık…

Bu, makro dünyayı ne kadar etkiler bilemiyoruz. Elektronların olasılıkları, havayı daha hassas aletlerle ölçtüğümüzde yağış ihtimalini %100’e ulaştırmamızı engeller mi? Yoksa mikro dünyanın olasılıkları, makro dünyanın deterministik doğasını önemsenmeyecek kadar az mı etkiler? Bu, halen tartışılan bir konudur. Velhasıl, Einstein’ın bu konu hakkındaki görüşlerinin bir özeti olarak “Tanrı zar atmaz.” lafı, filmde epey bayağı bir şekilde yorumlanmış gibime geliyor. Hoş, Hawking’in “Tanrı zar atar; hem de atmakla kalmaz, bir de hiç ulaşamayacağı yerlere atar.” şeklinde probabilistik modeli övüşüne yer verilmesi hoş olmuş tabii. 🙂

Filmdeki bir diğer hoş nokta, kuantum mekaniği ile göreliliğin bir arada anlatılması olmuş tabii. Eğer Evren’in sınırlarını göreliliğe göre hesaplarsak, bir “ilk neden”e kapı aralanıyor (şart değil tabii; ancak azıcık daha umut vaadediyor). Fakat işin içine kuantum girdi mi, bu kapılar birden kapanıveriyor. İşler karışıyor, Evren’in sınırları belirsizleşiyor, dolayısıyla bir “ilk neden” ortadan kalkıyor. Örneğin Büyük Patlama’nın “sınırsız evren modeli” dahilindeki yorumunda, Büyük Patlama “tek bir noktada” değil, “her yerde” gerçekleşmiştir. Ayrıca Evren, “bir şeyin içinde” genişlemez. “Kendi içinde” genişler. Çünkü sonu yoktur. Genişlemesi için ek bir alana ihtiyaç duymaz. Var olan tüm alanlar, zaten onun içindedir! İşte bunların hepsini daha fazla veriyle doğrulayarak, yavaş yavaş “Her Şeyin Teorisi” olarak anılan bir denkleme erişmemiz mümkün olabilecek.

Ya da olabilecek mi?

Hawking’in dediği gibi, bunu sadece “zaman” gösterecek.

Ama yine, Hawking’in dediği gibi:

Nerede yaşam varsa, orada umut vardır.

Tavsiye ederim. Filmi izleyin. Çok bir şey öğretmiyor, dediğim gibi, bir “aşk” filmi. Ancak güzel şeyler hissettiriyor ve düşündürtüyor. 🙂

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s