Arxiv Nedir?

Soru: Arxiv nedir?

Cevap:

Cornell Üniversitesi’nin halka açık makale deposu. 🙂 Son zamanlarda Harvard ve MIT gibi devler ve PLOS One gibi makale dergileri tarafından da desteklenen “halka açık bilim içeriği” akımının en önde gelen temsilcilerinden birisi. Birçok temel alanda makaleler yayınlıyorlar ve oldukça basit bir arayüzleri var: http://arxiv.org/

Epey sevdiğim kaynaklardan biridir, VPN kullanmadan her yerden erişebilmemi sağlıyor çünkü (veritabanlarında o makale varsa tabii). Açık erişimin (open-access) güzelliği de bu zaten. Daha da yaygınlaşmalı…

Advertisements

Biz Bir Robot Muyuz? Robotlar Her Şeye Sahip Olabilir Mi?

Soru: Evrime göre bir robottan farksızız. Peki bir robot bizim ki gibi kendinin farkında olabilir mi sence?

Cevap:

Sorunun ilk kısmıyla ikinci kısmı baya alakasız geldi bana. 🙂 “Evrime göre” bir şey olamayız. Bir şeyiz, evrim de onu açıklıyor. Yani zaten mekanik bir sistemiz, artık bu konuda pek bir kuşku yok. Robot benzetmesi, evrim öyle diyor diye var değil. Bu zamana kadarki tüm bulgularımız bu analojiyi doğruladığı için var. 🙂 Ama ne demek istediğini anlıyorum.

Asıl soruna gelirsem: “eğer ki bir canlıda varsa, bir robotta da olabilir.” Benim robotikten bugüne kadar öğrendiğim şey bu. Şu anda yapılamıyor olabilir; ancak canlı bir sistemde öyle veya böyle var olan bir şey mutlaka robotlara aktarılabilir, evet. Çünkü biz de tamamen mekanik sistemler olarak evrimleştik, artık atalarımızı, evrimsel sürecimizi, nasıl bugünlere geldiğimizi biliyoruz, tanıyoruz. Bu süreçte mekanik ve maddesel olmayan hiçbir basamak yok. Dolayısıyla, doğa yerine insanın versiyonları olan varlıklara da bu özellikler yüklenebilir bence, evet. Buna aşktan tut da dışkılamaya kadar, düşünceden tut da mizaca kadar her şey dahil. Çok karmaşık süreçler olabilirler; ancak anlaşılamaz ve modellenemez değiller.

Literatür Taraması Nasıl Yapılır?

Soru: Literatür taraması nasıl yapılır?

Cevap: 

Bunun “herkesin kendince geliştirdiği” bir yöntemi var bence. 🙂 Ama ben genellikle Wikipedia’dan başlıyorum, en derli toplu halde orada bulunduğu için. Temel bilgileri aldıktan sonra, hemen alttaki referanslarından makalelere geçiyorum. Genellikle bu makaleler, Wikipedia’nın kendisi kadar derli toplu olmuyor. Bu nedenle Google Scholar, SpringerLink ve WebofScience’a gidip (genelde Google Scholar yeterli oluyor ama), aramak istediğim konuya ait anahtar sözcükler + “review” sözcüklerini yazıyorum. Bu, genellikle review makalelerini veriyor ki bunlar, konunun en uzmanı olan kişiler tarafından, o konu hakkındaki birçok araştırmayı bir arada toplayıp “olayı anlatan” makalelerdir. Onlardan en azından 2-3 tane bulabilirsen (yıllara dağılmış halde olur zaten genelde) çok faydalı oluyor. Sonrasında, o makaleler içerisindeki referanslardan dikkatini çeken ve araştırma konunla daha ilgili olduğunu düşündülerine geçmek gerekiyor. Sonra da o makalelerin atıfta bulunduğu diğer makalelere sıçramak gerekiyor (bu süreçte Google Scholar güçlü bir araç).

Böylece dallanan bir süreç literatür taraması. Çok basit bir temelden başlayıp, literature review (state of the art olarak da biliniyor bazen mühendislikte) makalelerine geçip, referanslar üzerinden adım adım tarama sahasını genişletmek. Bu süreçte ben kritik makaleleri bilgisayarda tutmak yerine basmayı ve üzerlerine notlar almayı da tercih ediyorum, böylece makaleler içerisinde kaybolmamış oluyorum (ki literature review’ın en büyük sorunudur bence bu). 🙂

Kolay gelsin.

 

Devam Sorusu: Literatür taramasının belirli bir yöntemi yoksa nasıl bilimsel sayılıyor? Wikipedia ve Google scholar ile olacak kadar kolaysa neden herkes akademisyen değil? Bir de merak ettiğim, hangi noktadan sonra ‘taramamı bitirdim’ diyebiliyorsun?

Cevap:

Literatür taraması kendi başına “bilimsel” bir şey değil. Bilimsel bir şeyi öğrenme biçimi. Aynı şeyden mi bahsediyoruz bilmiyorum ama literatür taraması sonucunda bilim konmuyor ortaya. Var olan bilim birey tarafından öğreniliyor.

İkinci soru kolay: Herkes akademisyen değil, çünkü çok az kişi bilime ve gerçeklere kafa yoruyor. 🙂 Geri kalan çoğu “öylesine bilgi” olarak görüyor. Akademisyenlerse asıl tutkuları olarak bunu belirliyorlar. Bir de, bu işin temellerinin öğrenilmesi için eğitime gerek vardır. Literatür taramasıyla kimse bilim insanı olamaz. Çünkü literatürde çok spesifik konular yer alır. Örneğin hiçbir makale evrimin nasıl işlediğini anlatmaz, zaten o sahadaki herkes bilir onun nasıl olduğunu (ya da çok daha temel ders kitapları ve makalelere bakmak gerekir). Bu nedenle, literatürü inşa eden, “Akademi” denen bir kurum vardır (buna günümüzde Üniversite deniyor). Bu Akademi, öğrencileri belli bir bilim sahasında temel bilgilerle donatır. Onun üzerine ileride akademisyen olacak birey, bir şeyler inşa eder. Sadece kitapların resimlerine bakmakla olacak bir şey değil maalesef. Bundan ötürü de herkes akademisyen değil.

Hemen hemen hiçbir noktadan sonra taramamı bitirdim diyemezsin. Tabii alanın genişliğine bağlı, bazı konular dar kapsamlıdır, bazıları çok geniştir. Ama çoğu zaman “her şeyi öğrenmek” değildir amaç, ömür yetmez buna. Ancak o alanın belirli bir noktasında bugüne kadar yapılanlar öğrenilebilir. Sonrasında eksikler ve yapılmayanlar tespit edilir, bunların nasıl doldurulabileceğine kafa yorulur, bu çözümler daha önce yapılmış mı diye tekrar bir tarama yapılır, yoksa araştırma yapılır, makale yazılır ve boşluk doldurulur. Bilim de böyle işler. Senden sonra gelen, senin ve senden öncekilerin o alandaki yaptıklarını öğrenip, diğer dallardan gelen yeni bilgileri ve kendi zekasını kullanarak onu geliştirmeye çalışır. Böyle böyle bilim ilerler.

Benlik ve Bilinç Nedir?

Soru: ” Benlik imgesi ” nedir ? ” Ben” olmak , personality tam olarak nedir ? Cevaplayacağınızı umuyorum.

Cevap:

Bu çok çok zor bir soru ama benim fikrimi ve sinirbilimin bulgularından çıkardıklarımı soruyorsan, benliğin bir çeşit algı olduğu kanısındayım. Sinirsel iletişimdeki zaman gecikmesinden ötürü diğer algıları bir araya getiren ve tek bir çatı altında toplayan bir algı.

Ki bu mantıklı da, çünkü beynimizdeki sinir yolaklarını inceleyecek olursak, bilinci oluşturduğu düşünülen merkezlerine (ilişkilendirme alanları denen bölgelere) sinyaller en geç ulaşıyorlar. Yani beyinde meydana gelen işlemlerden benlik dediğimiz şeyin (bilincin) en son haberi oluyor. Bu da, bir nevi algı kaymasına neden oluyor. “Beyinde süregelen süreçleri biliyorum.” gibi… Çünkü o süreçler meydana gelip, uyaranlara çeşitli tepkiler üretildikten *sonra* bu bilinçle ilişkilendirilen bölgelere veriler ulaşıyor.

Beyin evriminde zeka ve bilincin kademeli olarak ortaya çıkar süreçler olduğu düşünülüyor. Yani sinir sistemi karmaşıklaştıkça zeka da artıyor. Zeka arttıkça, işlem gücü ve kapasitesi artıyor. Bu kapasite arttıkça, beyin daha fazla veriyi bir arada işleyebilmeye başlıyor. Bu durum, daha üst algı düzeylerini mümkün kılıyor (bunlara “yüksek fonksiyonlu bilişsel yetenekler” deniyor). Bu süreçte bilinç de bir yan ürün olabilir. Sistemin karmaşıklaşmasından doğan iletim gecikmeleri ve değerlendirme bölgeleri arası hiyerarşinin bir sonucu olabilir.

Yani beyni olan her canlı, duyu organlarından gelen sinyalleri işleyip cevaplar üretiyor. Bu işlem mekanizması karmaşıklaştıkça, bu uyarı-cevap mekanizması vücut ya da beyin içerisinde dağılmış halde olmuyor ve daha organize hale geliyor. Biliş (bilinç, benlik) de bana kalırsa bunun bir sonucu. Ki evrim tarihi de bunu doğruluyor gibi… En ilkel sinir sistemleri vücut içine dağılmış ağlar halinde ama günümüze yaklaştıkça daha organize ve hiyerarşik bir hal alıyor. Buna parala olarak da daha yüksek zeka formları ve yüksek fonksiyonlu bilişsel yeteneklerin (Problem çözme, geleceğe ve geçmişe yönelik fikir yürütme, karmaşık tercihlerde bulunma, hayalgücü, mantıklama, konuşma benzeri iletişim vs.) ortaya çıktığını görüyoruz.

Bir Toplu İğnenin Bile Yaratıcısı Varsa, Evren’in De Var Mıdır?

Soru: bir toplu iğnenin bile yaratıcısı varsa tüm evreninde vardır

Cevap:

Yanlış. İğne, belli bir amaç için üretilen, doğal süreçleri beklemek istememeden kaynaklanarak tasarım uzayında sıçramaya neden olan bir üründür. Doğal süreçler de tasarıma ihtiyaç duymaksızın iğne üretebilirler; ancak iğne gibi bir üretim için yüzbinlerce yıl beklemek gerekebilir. Bu nedenle insan, alet yapabilen bir hayvan türü olarak tüm bu zaman zarfını atlayarak doğrudan ürüne ulaşır.

Doğada ise böyle bir tasarım yoktur. Tasarım uzayında sıçrama da yoktur. Her şey, doğal süreçlerle, uzun zaman aralıklarında, daha önceki soruda sözünü ettiğim birikimli seçilim sonucu var olur. Dolayısıyla insan mühendisliğinin ürünü, doğadaki tasarımı gerektirmez. Zaten tasarım, yapısı gereği ani var oluş sıçramalarını gerektirir. Doğada insan yapımı unsurlar haricinde tek bir üründe bile böyle bir sıçrama bulunmaz. Dolayısıyla doğada tasarım olduğunu iddia etmek için hiçbir geçerli ve yeterli neden bulunmamaktadır. Zaten bilim sayesinde böyle bir açıklamaya ihtiyacımız olmadığını da biliyoruz. 🙂

Her Şey Tesadüf Mü?

Soru: herşey tesadüf eseri mi

Cevap:

Hayır. Eğer öyle olsaydı 3000 infografik ve 450 makaleden oluşan bir bilim sayfası kurmazdım. Tek bir paylaşım yapardım ve “Her şey tesadüf.” yazardı o paylaşımda.

Her şeyin tesadüf olmaması, planlı olarak inşa edildiği anlamına da gelmez. Buna False Dilemma (Hatalı İkilem) mantık hatası deniyor. Şu şekildedir: “Bir şey ya tesadüftür ya da tasarlanmıştır; başka opsiyon olamaz.”

Hayır. Diğer bir opsiyon daha var: birikimli seçilim. Rastgele oluşan opsiyonlar içinden en uyumluların daha uzun var olması, daha kolay hayatta kalması, daha fazla rastgele değişimlerin oluşabilmesine imkan vermesi ve bu döngünün böyle devam etmesi sonucu her seferinde daha karmaşık, daha düzenli yapıların oluşabilmesi… Bu algoritma, tasarıma ihtiyaç duymaksızın var olabilir ve kaostan düzen yaratabilir. 🙂

Ve evren ile canlılarda olan da budur. Canlılarda nasıl olduğunu birebir biliyoruz, cansız evrende nasıl olduğuna dair bilgilerimiz de her geçen gün artıyor Kuantum Mekaniği, Astrofizik, vb. alanlar sayesinde… 🙂

Zorunlu Askerlik Hakkında Ne Düşünüyorum?

Soru: Zorunlu askerlik hakkında ne düşünüyorsun?

Cevap:

Askerliğin bir zorunluluk değil, bir meslek olduğunu düşünüyorum. İnsanların askere zorlanmaması gerektiğini; tam tersine, gerçekten asker olmak isteyecek kadar vatanseverlerin asker olmaları gerektiğini düşünüyorum. Askerliğin bir “ata sporu” değil, “profesyonel bir meslek” olduğu kanısındayım.

ABD’nin sistemini çok isabetli buluyorum açıkçası. “Paralı asker mi olur yeaa” diye eleştiriliyor olsa da, askerlere muazzam bir saygı duyuluyor, onlara özel günler var, herkes “onurlu bir meslek” olarak görüyor. Bir dolu “benefit” adı verilen faydaları var asker olmanın. Yani teşvik ediyorlar insanları asker olmaya ama zorlamıyorlar. Ki bence zorlanması, insan haklarına aykırı. Bizdeki değeri görüyorsunuz. Giderek kötüleşen bir askeri eğitim var ve bizde saygı duyulan tek asker, şehit olan asker. Artık ona bile saygımız kalmadı, umursamıyor kimse. Gördük geçenlerde gazilere yapılanları…

Milliyetçi biri asla değilimdir; ancak realist olmamız gerekiyor: Dünya, şu anda toz pembe bir yer değil ve bu sebeple devletler toprak bütünlüklerini ve toplumlarını korumak için askerlere, silahlara, ölüm araçlarına ihtiyacı var. Dolayısıyla Türkiye’nin ve herhangi bir X ülkesinin kendisini savunmasını falan anlıyorum. Ancak bunu yapış biçimi konusunda Türkiye’nin sıkıntıları olduğu kanısındayım. İlber Ortaylı ve Celal Şengör gibi isimlerin bana katılmayacağını düşünüyorum ve onların bu konudaki tarihi bilgileriyle boy ölçüşemem elbet. Ancak yine de, buradaki sistemi ve “onurlu meslek” kavramını gördükçe, Türkiye’de bir şeylerin kesinlikle yanlış olduğuna daha fazla ikna oluyorum.

Buradaki en temel eleştiri şu noktada geliyor: “Oh ne ala memleket, hem ülkenin kaynaklarından faydalan, sana baksın, büyütsün, başını sokacak bir yer versin; sonra savunmaya geldiğinde askerlik yapmam de, ne güzel iş yeaa.” Bir miktar haklılık payı var; ancak büyük oranda haksızlar. Çok uzun bir tartışma konusu bu; ancak kimse doğacağı yeri kendi seçmiyor, kimse doğduğu yer için “varsayılan ayar” olarak ölmeyi göze almak zorunda bırakılmamalı. Bir diğer gözden kaçırılan nokta da, “devlet”in zaten bu söylenen şeyler için (bakmak, büyütmek, kollamak, vs.) için var olduğu gerçeğidir. Bizde vatandaş devlete hizmet ediyor. Yok öyle bir dünya… Devlet vatandaşı kölesi olmak durumundadır. Bu yüzden vardır. Devlet, kendi savunma araçlarını sağlayamıyorsa, bu devletin çözmesi gereken bir sorundur. İnsanları askere zorlayarak bu iş çözülmez. O yüzden diyorum ABD’nin sistemi güzel diye: o kadar çok fazla benefit (fayda) ve privilage (ayrıcalık) sunuluyor ve milletperver damar o kadar besleniyor ki, muazzam sayıda asker bulabiliyorlar. İnsanlar “Ben asker olacağım!” diyorlar, “Off, nasıl tecil ettirsem, nasıl kaçsam şu mecburiyetten.” veya “En verimli çağda bilmem kaç ay yalan oluyor.” demiyorlar. 🙂

Bu iş böyle olur, zorlamayla değil.

Yapay Zeka Ne Zaman İnsan Zekasını Geçecek?

Soru: Sence yapay zeka kaç yıl sonra insan zekasını geçer veya insan keşfedemeyeceği ya da keşfetmesi uzun zaman alacak şeyleri bulabilir hale gelir ?

Cevap:

Bunu gerçekten bilmeyi çok isterdim. Tahmin yürütmek çok zor şu etapta ama ben yarım asırdan uzun süreceğini sanmıyorum. Yani çok büyük ihtimalle bizler göreceğiz gibime geliyor, bilim ve teknolojinin şu andaki hızına bakacak olursak.

Şu anda yapay yaşam (evrimleşebilen, yapay zekaya sahip, öğrenebilen ve düşünebilen, kendini kopyalayabilen makinalar) çalışmaları biraz bağımsız yürüyor. Herkes işin ucundan tutup o alanı geliştiriyor. Kimi öğrenme algoritmaları üzerine çalışıyor, kimi veri analiz ve kategorizasyon algoritmaları üzerine, kimi sentetik DNA üzerine, kimi evrimsel robotik alanında, kimi muğlak mantık devreleri üzerinde, kimi kendi kendine organizasyon, kimi kendi kendine iyileşme üzerinde, kimi robot duyguları alanında, kimi süperbilgisayarlar üzerinde vs. vs. Bu noktada birçok zorluk geride bıraktığımız 30 yılda aşıldı. Sadece 30 yılda her bir alanda muazzam bir yol kat edildi.

Şimdi, son pürüzleri giderip, bu farklı çalışma sahalarını tek bir makina üzerinde bir araya getirmek gerekiyor. Bu biraz zaman alacak ve sahalar arası uyumsuzlukların çözülmesi gerekecek. Ama dediğim gibi, 50-60 yıldan uzun sürmeyeceği kanısındayım.

Zaten bir kere bu işin fitili ateşlendi mi, her şey zincirleme yaşanacak muhtemel. Telefonları ve bilgisayarları düşünün. Sadece 15 sene önce kafam kadar uydu telefonları kullanıyorduk. Şu anda elimdeki telefon, ABD’yi Ay’a götüren bilgisayardan kat kat güçlü. Yakında ceplerimizde evren simülasyonları yapabilecek kadar güçlü süperbilgisayarlar olacak. Bunlar hep katlanarak büyüyen teknolojiler. Honda’nın Asimo robotu bundan 6-7 sene önce adam gibi yürüyemiyordu. Şimdi kendi etrafında daireler çizerek koşabiliyor, hatta muazzam zor bir görevi, merdiven tırmanmayı başarabiliyor. Hanson Robotics, Boston Dynamics (Google), vb. firmaların robotlarını görüyoruz. Uçan robotlar, çita gibi koşan robotlar, kendi boyunun 100 katı sıçrayan robotlar, insansı robotlar, kas gücünü onlarca kar arttıran dış iskeleti, vs.

Kulağa bilimkurgu gibi geliyor, ancak makinaların yükselişi bence gerçekten çok yakınımızda. Merakla bekliyorum doğrusu… 🙂

Hayatta Bana En Çok Katkısı Olan Düşünce Nedir?

Soru: Hayatta sana en çok katkısı olan düşünce nedir? Senin kıvılcımını yakan olaylar, düşünceler nelerdir?

Cevap:

Sanırım bir şeyleri “bilebilecek” olmamızın verdiği keyif her şeyi başlatan şey oldu. 🙂 Yani “Biz, evrenin kendisini anlamasının yollarından biriyiz.” sözü ile “İnanmak değil, bilmek istiyorum.” sözü bu durumu güzel özetliyor. Çoğu zaman üzerinde düşünmeden geçiyoruz “bilmek” kelimesinin anlamını. Ama biraz kafa yorunca, Evrende bilinebilecek ne kadar fazla şey olduğu ve bunun için ne kadar az zaman olduğunu görüyor insan.

Yani şunu anladığım zaman hayatım değişti diyebilirim: bize öğretilen bu hayatın yalan olduğu, aslolanın öteki tarafta olduğu falan… Ama böyle değil! Hatta 180 derece tersi: var olan tek şeyimiz bu hayat! Bunu çarçur etmemenin yolu da insanların iddia ettiği gibi “öte tarafı garantiye alma çabası” değil. Yine tam tersine, bu Dünyada güzel, işe yarar, bir zamanlar senin var olduğuna dair iz bırakacak bir şeyler üretmek. Çünkü öldüğün zaman seni karşılayacak biri falan olmayacak, bunlar teselli hep… Gerçek olmayan şeyler. Bunu görmek, zaman harcamamam gerektiğini öğretti.

Bir de, bu hayatta tek başımıza olmadığımı fark ettim. Yani birey olarak tek başımızayız, ama tür bazında kolektif olarak var olan bir türüz. Dolayısıyla sadece kendi “öte yaşantımızı” garantileme çabası da çok boş bir hayat emeli… Bir diğer soruda da dediğim gibi, bu iletişimi kurabilmeyi gelecek için güzel bir şeyler yapma çabasında olanlara borçluyuz. Biz de bunu sürdürürsek, Evreni anlamaya çalışır, ondan bir şeyler öğrenmeyi becerip, bunu gelecek nesillere aktarabilirsek gerçekten işe yarar bir şey yapabilmiş oluruz diye düşünüyorum.

Bu ve bunun gibi fikirler beni mutlu ediyor ve ileri gitmemi sağlıyor sanırım. 🙂 Sorunun tam cevabı oldu mu bilmiyorum ama sanırım verdiğim bazı diğer cevaplarla birlikte okunduğunda tam bir bütünlüğü olacaktır bu cevabımın. 🙂

Sonsuz Bir Hiçlik Bende Karamsarlık Yaratıyor Mu?

Soru: Sonsuz bir hiçlik sende de karamsarlık yaratmıyor mu ?

Cevap:

Hayır ve açıkçası yaratanlarda da neden yarattığını anlamıyorum. 🙂 Hayır birisi bizi vaatle mi gönderdi de Dünya’ya, ömrümüz bitince hiç olacağız diye üzülüyoruz? Çok karamsar bir bakış açısı bence… Bana kalırsa daha ziyade, insanlar “hiçlik” kavramına çok fazla anlam yükledikleri için, toplumsal bir histeriye kanarak karamsarlığa kapılıyorlar. Hani “Bak hiçlikten herkes karamsarlık duyuyor, sanırım ben de duymalıyım.” gibi bir şey… Bana bu çok saçma geliyor. Hiçliğin güzel bir tarafı budur (olumlu tarafından bakın): ona anlam yükleyemezsiniz. Çünkü “hiç”tir. 🙂

Ben hayatta olduğum için çok mutluyum, öleceğim için de hiç üzülmüyorum, korkmuyorum, karamsarlığa kapılmıyorum. Kimseye vaatlerde bulunarak ya da kimseden vaatler alarak bu Dünya’ya gelmedim. Yoktum, var oldum, yok olacağım. Yani aslolan zaten yokluktu, varlık burada geçici bir durak. Aslolan zaten hiçlikti. Bu geçici duraktan alabildiğin kadar zevk alıp, olabildiğince faydalı bir eser bırakarak gitmek gerekiyor bence. Çünkü bedenler ölüyor; ancak eserler yaşıyor. Bugün seninle şu anda anlık olarak iletişim kurabiliyorsak, bunu geleceğe bir eser bırakmak isteyenler ve onların emekleri sayesinde kurabiliyoruz. Bence bu, bütün karamsarlığı söküp atan bir şey. Sen yok olsan da nefes alan, herkesin parmaklarına, gözlerine, kulaklarına, hayatlarına dokunan bir şey bırakabilmek… 🙂

Neşeli ve uyumlu olmak lazım hayatta bence. Polyanna gibi değil elbet, gerçekçi ve 5 (artı kaç tane varsa o kadar) duyuyu sonuna kadar açarak incelemek, sorgulamak, araştırmak, merak etmek gerek. Yaşamışız, ölmüşüz… Bence teferruat olan bunlar. Fakat gözümüzün içine sokulan, önemliymiş gibi gösterilenler de bunlar. Ben bunu kabul etmiyorum.

“Nasılsa öldükten sonra sonsuza kadar mutlu, mesut, sevdiklerimle, dertsiz, tasasız, sıkıntısız yaşayacağım.” koca, şişman bir yalan bence. İnsanları kısıtlandıran, boyunlarına, ellerine, ayaklarına ve daha fenası zihinlerine vurulan bir zincir. Bunu mu tercih etmek lazım, yoksa “Bu var olan tek yaşantım, bundan olabildiğince iyi faydalanmalı ve benden sonrakilerin tutunabileceği bir dal yaratmalıyım. Çünkü bu tek şansım.” fikri mi? Senin fikrin ne bilmem ama, sonsuz dolar param olsa, ben her seferinde ikincisini seçerdim sanırım. 🙂